Meyve ve sebzeleri sirke ile yıkayın

Yapılan araştırmalar, üç bardak suya eklenen bir bardak sirkenin sebze ve meyve temizlemede sadece suyla yıkamaktan daha etkili olduğunu gösterdi
Taze ürünlerin nereden geldiğini hiç düşündünüz mü? Genellikle sebze ve meyvelerin poşetten çıkarıldığı andan itibaren pişirmeye ya da yenmeye hazır olduğunu düşünürüz. Özellikle market tezgahlarından alınan ürünler temiz göründüğünden çok fazla yıkama ihtiyacı hissetmeyebiliriz. Ancak sanılanın aksine meyve ve sebzeler genelde tarım ilaçlarına, koruyuculara, toprakta ise böcek yumurtalarına maruz kalabilir. Ayrıca toplandıktan kısa bir süre sonra pazar ve diğer perakende satış noktalarına gönderilir. Dolayısıyla ürünlerin sofralarımıza gelmeden önce uzun bir yolculuktan geçtiğini söyleyebiliriz. Bu nedenle tüketilmeden önce dezenfekte edilmeleri çok önemlidir.
Food Standards Agency (FSA) bilim kurulunun yaptığı açıklamaya göre; toprak bazen zararlı bakteriler taşıyabilir ve gıda üreticileri sebzeleri temizlemek için iyi bir dezenfekte sistemine sahip olsa da ürünleri bakterilerden arındıramayabilir. Bu riskler, 2011 yılında Birleşik Krallık’taki Escherichia coli (E. coli) salgınında vurgulanmıştır. Pırasa ve patates içerisine sıkışmış toprağın, 250 E. coli enfeksiyon vakasının kaynağı olduğu ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla sebze ve meyvelerin tüketilmeden önce çok iyi dezenfekte edilmesi gerekir. Gelin sebze ve meyve temizliği hakkında en sık sorulan sorulara bakalım…

Sebze ve meyveler nasıl yıkanmalı?
Yıkama, E.coli de dahil olmak üzere bakterilerin, meyve ve sebzelerin yüzeyinden uzaklaştırılmasına yardımcı olacaktır. Bakterilerin çoğu, ürüne bağlı topraktadır. Bu nedenle, herhangi bir toprağı temizlemek için ürünü yıkamanız özellikle önemlidir. Sebzeleri akan muslukta yıkayın ve suya bir bardak tatlı su karıştırın. Önce en az kirli olandan başlayın ve her birine mutlaka son bir durulama yapın.

3 BARDAK SUYA 1 BARDAK SİRKE

Sirke ile yıkamak gerçekten meyve ve sebzeleri temizlemeye yardımcı olur mu?
Evet, ancak konsantrasyonun yeterince yüksek olması gerekir. Araştırmalar, üç bardak suya eklenen bir bardak sirkenin sebze ve meyve temizlemede etkili olabildiğini göstermiştir.

Ürünü temizlemek için su kullanmak yeterli olur mu?
Araştırmalar sadece su kullanarak bakterilerin yüzde 98’ini kaldırılabildiğini gösteriyor. Dolayısıyla su iyi bir dezenfektan olsa dahi bakterileri tamamen ortadan kaldırmıyor.

Çiğ sebzeleri güvenli bir şekilde saklamak ve pişirmek için neler yapılmalı?
Sebzeler dahil, çiğ yiyeceklerle uğraşmadan önce ve sonrasında daima ellerinizi iyice yıkayın.
Çiğ yiyecekleri, hazır gıdalardan ayrı tutmaya özen gösterin. Çiğ ve hazır gıdalar için farklı doğrama tahtaları, bıçaklar ve aletler kullanın veya bunları kullanımlar arasında iyice yıkayın.
Etiketi kontrol edin; sebzelerin çevresindeki ambalajlar ‘yemek için hazır’ diyorsa, yemekten önce yıkayın, soyun ve pişirmeye hazır hale getirmek için talimatları uygulayın.
Sebze ve meyveleri mevsiminde taze tüketmeye çalışın. Paketlenmiş gıdalar hem steril olmayabilir, hem de vitamin açısından zenginliğini kaybedebilir.

EN GÜÇLÜ SİLAH SİRKE

Sebzeleri bakterilerden nasıl koruyabilirim?
Bakteriler çeşitli şekillerde meyve ve sebze içlerine sızabilir, sulama, organik gübreler ve tarla sularında bulunabilir. Sebzeleri bakterilerden korumanın en güçlü silahı yukarıda belirttiğimiz gibi sirke ile yıkamaktır.

Enfeksiyona karşı savunmasız olan insanlar çiğ sebze tüketebilirler mi?
Yumuşak (çiğ tüketime elverişli) sebzelerin düzenli olarak E.coli veya diğer zararlı bakterileri barındırdığına dair bir işaret yoktur. Ancak yine de hamile kadınlar, yaşlılar, bağışıklık sistemi zayıflamış veya enfeksiyona karşı savunmasız olan insanlar hijyen kurallarını dikkatle izlemelidir.
Bu gıdaları tüketmeden önce iyice temizlendiğinden emin olunmalıdır. Çocuklar ise iyi sterilize edilmiş yumuşak sebzeler tüketmeden önce ve sonra ellerini yıkamaya teşvik edilmelidir.

ALIŞVERİŞ SONRASI ELİNİZİ YIKAYIN

Alışveriş yaparken yumuşak sebzelere karşı dikkatli olmalı mıyız?
Yumuşak sebzeler birbirine sürtünme ya da tezgaha yerleştirilme sonrasında bakteri ve enfeksiyona uygun ortam haline gelebilir. Meyve ve sebze seçerken bütünlüğü bozulmamış ve kabuğu üzerinde duran ürünler tercih edilmelidir. İyi hijyen uygulamaları gözlemlendiği sürece, yumuşak sebzelerden kaynaklanan enfeksiyon riski ortadan kalkabilir. Alışveriş sonrasında el temizliğine dikkat edilmelidir. Yumuşak sebzeler seçerken, çok kirli sebzelerin evde hazırlanmasının daha uzun sürebileceğini unutmayın.
Yeşil yapraklı sebzeleri sirkeli suda bekletmeden yememeye dikkat edin. Özellikle semizotu, ıspanak, marul, göbek, tere ve roka gibi sebzeleri yıkamadan önce mutlaka kökünden ayırın. Eğer yaprakları arasında çürümüş olanları varsa onları da kökle birlikte atın.
Çilek, dut ve böğürtlen temizliği zordur. Bu meyveleri sirkeli suda bekletmeyin. Yapacağınız şey tek tek yıkamadan önce bir-iki dakika kadar bol su içinde bekletmektir.
Domates, patlıcan ve biber gibi sebzeleri ise sebze fırçası ile ovalayabilirsiniz. Bu işlemden sonra beş dakika kadar sirkeli suda bekletmeniz, sebzelerin arınmasına yardımcı olacaktır.
Patates, kereviz, turp vs. gibi sebzeler toprak altında yetiştiğinden eve getirdiğinizde üzerinde toprak kalıntıları görebilirsiniz. Bu sebzeleri temizlerken fırça veya sebze temizleme eldiveni kullanabilirsiniz. Genişçe bir kabın içerisine topraklı sebzeleri koyun ve akan su altında fırçalayın.
Soğan, taze soğan, pırasa temizliği için önce dış yaprağın bir katını soyup atın. Ardından bol su ile yıkayarak temizleyebilirsiniz.

ÇOK PARLAYAN ELMAYI ALMAYIN!
Elma, erik, armut, nektarin ve şeftali gibi meyveleri yıkarken sirke miktarını az tutmaya özen gösterin. Ne kadar çok sirke kullanılırsa o kadar fazla koku oluşacağından bir litre suya yarım çay bardağından biraz az miktarda sirke katabilirsiniz. Fazla parlayan ve canlı duran elmalar mumlanmış olabileceğinden bu elmaları tercih etmeyin.
Organik sebze ve meyve tüketimi sağlık açısından şüphesiz ki en faydalı olandır. Bazı sebze ve meyveleri evinizde ya da balkonunuzda kolayca yetiştirebilirsiniz. Burada en önemli etken, uygun iklimde doğru ürünün dikilmesidir. Her meyve ve sebzenin yetişme koşulları farklı olduğundan, sıcaklık değerlerinin dikkate alınması gerekir.
Organik ürünleri tercih ettiğinizde; böcek ilaçları, kimyasal gübreler, hormonlar, kimyasal yüklü besinler olmadan yetiştirilen en temiz gıdaları elde edersiniz. Organik ve sağlıklı yaşamın bir diğer koşulu ise şeker ve yapay tatlandırıcılardan vazgeçmenizdir. Yiyecek ya da içeceklerinizi tatlandırmak isterseniz, çiğ bal veya saf akçaağaç şurubu gibi işlenmemiş türleri tercih edin.

ÇAPRAZ BULAŞMAYI NASIL ENGELLEYEBİLİRİM?
Çapraz kontaminasyonu yani bulaşma, farklı gruplardaki yiyeceklerin birbirine bulaşması ve birbirini çürütmesi olarak tanımlanabilir. Çapraz bulaşmayı önlemek için:
Çiğ yiyeceklerle uğraştıktan sonra daima ellerinizi yıkayın.
Çiğ ve hazır yiyecekleri ayrı olarak saklayın.
Çiğ eti, buzdolabınızın altında, mühürlenebilir kaplarda saklayın, böylece diğer gıdalara bulaşamaz.
Çiğ yiyecekler ve hazır yiyecekler için farklı bir doğrama tahtası kullanın veya farklı yiyecek çeşitleri hazırlarken arada iyice yıkayın.
Çiğ yiyeceklerle kullandıktan sonra bıçakları ve diğer malzemeleri iyice temizleyin.
Çiğ et veya kümes hayvanlarını yıkamayın çünkü zararlı bakteriler kapsamlı pişirme ile öldürülürler ve yıkama, mutfağın çevresindeki zararlı bakterileri sıçratabilir.

SİRKE, MEYVE VE SEBZELERİN RAF ÖMRÜNÜ UZATIR MI?
Hayır. Tüm meyve ve sebzelerin öngörülebilir bir raf ömrü vardır ve bu raf ömrünü optimize etmek için, üretilen ürünleri topladıktan sonra olabildiğince çabuk soğutmak önemlidir. Temizleme sırasında kullanılan sirke, hasat sonrası doğru şekilde muhafaza edilmeyen bir meyve veya sebzenin raf ömrünü uzatmaz.


Sosyal medyanın yarattığı kaygı

Gençlerin maruz kaldığı zorbalık ve şiddetle uluslararası çapta mücadele eden İngiltere merkezli “Ditch the Label” adlı kuruluşun yaptığı araştırmaya göre, genç sosyal medya kullanıcılarının yüzde 40’ı paylaştıkları öz çekimler beğenilmediğinde kendilerini kötü hissediyor.12 ila 20 yaşlarında 10 binden fazla sosyal medya kullanıcısıyla yapılan ankette, katılımcıların yüzde 35’i kendilerine güvenlerinin takipçi sayılarıyla doğrudan bağlantılı olduğunu ifade etti.

Araştırmaya katılanların yüzde 70’i internette başka birine karşı sözlü tacizde bulunduklarını belirtirken yüzde 17’si de bilgisayar başında zorbalığa maruz kaldıklarını söyledi.

Her 3 gençten biri, sosyal medya hesaplarındaki görünüşlerinden dolayı siber ortamda tacize ve zorbalığa uğramaktan endişe duyuyor.

Kuruluş, sosyal medya platformları arasında en fazla siber zorbalığın görüldüğü sitenin, içerdiği negatif yorumlarla Instagram olduğunu kaydetti.

Ditch the Label Direktörü Liam Hackett, çocukların “husumet kültürü”nde yetiştiklerini ve insanların artık gerçekte olanları birbirine göstermekten korkup kaçındıklarını aktardı.

Hackett, “Siber ortamdaki taciz ve zorbalık, gençlerin karşı karşıya kaldığı en büyük zorluklardan biri olmaya devam ediyor. İnternet sadece zorbalık iklimini belirlemekle kalmıyor, aynı zamanda genç kullanıcıların kimlik, davranış ve kişiliklerinde çok net etkiler bırakıyor.” dedi

Doğum sonrası kadınlarda depresyon belirtileri

Türkiye’de yapılan araştırmalar, doğum sonrasında kadınların yüzde ellisinin depresyona girdiğini gösteriyor. Gebelik ve doğumun getirdiği nöroendokrin ve psikososyal değişiklikler depresyona neden oluyor.

DEPRESYONUN 10 BELİRTİSİ:

– Gülememek ve olayların komik tarafını görememek

– Geleceğe hevesle bakamamak

– Bir şeyler kötü gittiğinde gereksiz yere kendini suçlamak

– Nedensiz yere kendini sıkıntılı ya da endişeli hissetmek

– İyi bir nedeni olmadığı halde korkmak ya da paniklemek

– Her şeyin giderek sırtına yüklendiğini hissetmek

– Öylesine mutsuzum ki uyumakta zorlanıyorum demek

– Kendinizi üzüntülü ya da çökkün hissetmek

– Öylesine mutsuzum ki ağlıyorum demek

– Kendine zarar vermeyi düşünmek

Gebelik döneminde kadınların bedensel, ruhsal, sosyal değişimler yaşandığını ve diğer birçok olayla kıyaslandığında bu dönemin çok daha büyük değişikliklere neden olduğunu dile getiren Türkiye Spastik Çocuklar Vakfı (TSÇV) Aile Danışma Merkezi Uzman Psikoloğu Özgür Duran Yurtsever, “Doğum sonrasında 2 haftadan uzun süren bir duygusal zorlanma mevcut ise Doğum Sonrası Depresyonu’nu düşünmek gerekir ” dedi.

ERKEN DOĞUM DEPRESYON RİSKİNİ ARTIRIYOR

Doğum Sonrası Depresyonu’nda; aşırı ağlama, sinirlilik, suçluluk, bebeğe ilgi eksikliği, yeme ve uyku alışkanlıklarında değişiklikler, konsantre olmakta sorunlar, umutsuzluk, annenin bebeğe veya kendine zarar verme düşüncesi ortaya çıkabiliyor.

Doğum Sonrası Depresyonu’nun ciddi sıkıntılar yaratan bir rahatsızlık olduğunu ve anne ile bebeğin yaşam kalitesini önemli oranda düşürdüğünü söyleyen Yurtsever, “Annelerde; bebekleriyle başa çıkma konusunda beceriksiz veya yetersiz hissetme, derin düşüncelere dalma, alışılmış faaliyetlerde ilgi kaybı yaşama, değersiz hissetme, bebeğin sağlığı hakkında aşırı endişelenme gibi davranışlar görülebilir. Özellikle erken doğum, depresyon için riskli bir durum oluşturur. Erken doğumda prematüre bebek ve anneye özel bir destek sunulması gerekir ” dedi.

Yurtsever, annelik hüznü veya Doğum Sonrası Depresyonu durumlarında, annenin aile içi desteği yeterli düzeyde hissetmesinin öncelikli olduğunu belirterek, özellikle partnerlerin eşlerini yoğun şekilde desteklemesini ve süreci aşmak için sahiplenici bir ortak olarak davranması gerektiğini söyledi.

TSÇV Aile Danışma Merkezi, 2015 yılında aile yapısının gelişmesi ve güçlenmesi için; koruyucu, önleyici, eğitici, geliştirici, rehberlik edici ve psikoterapik hizmetler sunmak amacı kuruldu. Merkez, bebek, çocuk, ergen ve yetişkinlere yönelik danışmanlık hizmeti veriyor.

Yaz sıcaklarında en iyi içecek

Soda ve ayranın vücuda ferahlık vereceğini belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Tulgar, sıvı gereksinimin mevsimlere göre değişiklik gösterdiğini anlattı. Tulgar, yaz aylarında, terle su kaybı ile birlikte su ihtiyacının da arttığını hatırlatırken şöyle dedi:

“Bu nedenle aşırı sıcaklarda sıvı tüketimi kesinlikle artırılmalıdır. Vücudun sıvı ihtiyacının karşılaması için su, ayran ve soda gibi sağlıklı içecekler tercih edilmelidir. Aşırı sıcaklarda ter yoluyla kaybedilen mineralin karşılanmasında soda iyi bir tercihtir. Şekersiz içilen yeşil çay, kuşburnu gibi bitki çayları ise antioksidan, C vitamini içeriklerinden dolayı yazın tercih edilmesi gereken içeceklerdendir. Yoğurt ise içerdiği bakteriler sayesinde bağırsak düzenleyicidir. Yoğurt, ayran formunda tüketildiğinde daha fazla sıvı alınması sağlanır.”

Soğuk bitki çaylarının sağlıklı olduğunu kaydeden Tulgar, bunların genellikle sonbahar ve kış aylarında tercih edildiğini ifade etti. Tulgar, şöyle dedi:

“Ancak yeşil çay ve kuşburnu gibi bitki çayları antioksidan ve C vitamini içerikleri ile vücuda sağlık katmaktadır. Bunlar soğutularak, şekersiz tüketilebilir. Kilo problemi olmayanlar için evde hazırlanan vişne, elma, kayısı gibi meyvelerinin suları ya da limonata iyi birer içecek seçeneğidir. Potasyum, kalsiyum ve fosfor içeren meyve suları, sıcak havalarda yaşanan sıvı kaybını engellemektedir. Taze sıkılmış meyvelerinin suları kesinlikle bekletilmeden tüketilmelidir. Çünkü uzun süre bekletilen meyve sularının vitamin değerleri azalmaktadır. Öte yandan, yazın fazla tüketilen kafein vücutta su kaybına neden olabilmektedir. Bu nedenle kahve, çok koyu çay, meşrubatlar, kakaolu ve kafeinli enerji içecekleri tercih edilmemelidir. Çay, kahve ve alkollü içecekler idrar söktürücü etkileri nedeniyle vücutta su kaybına neden olur.”

Yanlış içecek seçiminin hasta edebileceğini söyleyen Tulgar, birçok kişinin insan gazlı içecekleri sıcak havada çok tüketerek sıvı ihtiyacını karşıladığını düşündüğünü ifade ederken şöyle dedi:

“Bu tür içeceklerin temel bileşeni su olsa da diğer bileşenleri kafein, renklendirici, koruyucu gibi toksik maddeler olduğundan vücuda zarar vermektedir. Yapılan araştırmalarda yapay tatlandırıcı içeren içecekleri her gün tüketen kişilerde başta felç riski olmak üzere birçok sağlık sorununun ortayı çıktığı belirlenmiştir. Gazlı içecekler ile osteoporoz (kemik erimesi), diş hassasiyetleri ve kalp hastalıkları arasında bağlantı olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca içeriğinde önemli miktarlardaki şeker olan bu içeceklerin aşırı tüketimi obeziteye de neden olmaktadır.”

Diz kireçlenmesine neden olan

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cemil Ertürk başkanlığında yürütülen ve sonuçları “Clinical Rheumatology” dergisinde online olarak yayımlanan araştırma, 203 diz kireçlenmesi olan hasta ve 194 sağlıklı gönüllünün katılımıyla yapıldı.

Tüm katılımcıların kan serumlarının incelendiği çalışmada, ayrıca hastaların klinik ve diz radyografileri de değerlendirildi. Araştırma sonucunda diz kireçlenmesiyle serumdaki ox-LDL ve oksidatif stres arasında önemli bir ilişki bulundu.

Doç. Dr. Ertürk, araştırmaya ilişkin AA muhabirine yaptığı açıklamada, ox-LDL’nin damar cidarında oksidatif stres oluşturarak enflamasyon ve hasar meydana getirdiğini, bu nedenle de damar sertliğine (ateroskleroz) yol açtığını söyledi.

ÖNEMLİ BİR TOPLUM SAĞLIĞI SORUNU

Bu çalışmayla ox-LDL’nin, damar sertliğine neden olduğu gibi diz kireçlenmesine de yol açtığının ispatlandığını vurgulayan Ertürk, “Diz kireçlenmesi özellikle orta ve ileri yaş grubu kişileri etkileyen ve bu hastalarda önemli ciddi sakatlıklara yol açan bir toplum sağlığı sorunudur. Nedeni henüz tam olarak anlaşılamamakla birlikte, araştırmalar hala devam etmektedir.” dedi.

Ertürk, daha önce yaptıkları bilimsel araştırmalarda diz kireçlenmesiyle yağ metabolizması arasında önemli bağlantılar bulduklarını ifade ederek, şunları kaydetti:

“Vücudumuzdaki yağ metabolizmasında bozulmalar sonucunda ortaya çıkan oksidatif stresin diz kireçlenmesine yol açtığını göstermiştik. Diğer yandan yağ metabolizmasının ileri derece bozulduğu damar sertliği ile diz kireçlenmesi arasında oldukça fazla benzerlik görülmektedir. Her ikisi de orta yaş ve genellikle şişman kişileri etkileyen ve vücutta geriye dönüşümsüz kalıcı, ciddi hasar bırakan hastalık gurubudur. ox-LDL’nin damar sertliğine yol açtığı artık bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Bu nedenle daha önce yaptığımız çalışmaların ışığında bu kez ox-LDL ile diz kireçlenmesi arasındaki ilişkiyi araştırmak istedik.”

Araştırma sonucunda diz osteoartriti ile serumdaki ox-LDL ve oksidatif stres arasında önemli bir ilişki bulunduğuna işaret eden Ertürk, açıklamasını şöyle sürdürdü:

“Bu araştırma diz osteoartritinin nedenine yönelik bir nebze ışık tutmuştur. Bu çalışma sonucunda, ox-LDL’nin sadece damar sertliğine yol açmayıp, oluşturduğu oksidatif stres ile diz kireçlenmesine de neden olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle ciddi bir halk sağlığı sorunu olan diz kireçlenmesinin gelişmemesi için ox-LDL ile mücadele etmemiz gerekmektedir. Bunun için en başta yapmamız gereken mümkün olduğunca hareketli bir yaşam tarzını benimsemek. Tempolu yürüyüş gibi düzenli egzersiz ile sağlıklı ve doğal beslenmek çok çok önemli. Bunun yanında ülkemiz için ciddi bir sağlık sorunu olan obeziteye karşı da önlem almamız gerekmektedir.”

Doç. Dr. Cemil Ertürk, yaptıkları çalışmanın uluslararası bir araştırma dergisi olan “Clinical Rheumatology” de online yayınlandığını ve ve tıp literatüründeki yerini aldığını sözlerine ekledi.

Yeterince anne sütü almıyorsa

Çocuklar arasında kaka yapma alışkanlığı farklılık gösterebiliyor. Ancak normal gibi görünen farklılıklar bazen büyük bir rahatsızlığın habercisi olabiliyor. İşte bu nedenle çocuklarda kaka yapma alışkanlığının normal olup olmadığının belirlenmesi çok önemlidir.
EmseyHospital’dan Çocuk Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Mevlit Korkmaz, kabızlığın çocuklarda sık rastlanan bir rahatsızlık olduğunu belirterek, normal gibi görülen ve zamanla düzelir düşüncesiyle tedavisi ertelenen bu rahatsızlığın, erken tedavi edilmemesi durumunda makatta yara ve kanama, kaka tutma, kaka kaçırma, hatta büyüme gelişmede duraksama gibi komplikasyonlara neden olabildiğini belirtti.

ÇOCUKLARDA KABIZLIĞIN BİRDEN ÇOK NEDENİ VAR
Kabızlık başlangıcını çok çeşitli nedenlerle olabildiğine dikkat çeken Doç. Dr. Mevlit Korkmaz, “Küçük çocuklarda, yeterince anne sütü alamama ve mama ile beslenme, ek gıdaya başlama, anüs çevresi pişik ve abse gelişmesi, geçirilen enfeksiyonlar kabızlık nedeni olabilir. Daha büyük çocuklarda ise oyuna dalıp kaka tutma, okulda veya kreşte kakasını yapamama, kuru ve lifsiz gıda tüketimi nedenler arasındadır.” Şeklinde konuştu. Haftada 3 ya da daha az kaka yapma, tuvalet eğitimi sonrası haftada en az bir defa kaka kaçırma, ağrılı ya da sert kaka yapma, kaka tutma, büyük çaplı kaka yapma gibi şikayetlerin kabızlık belirtisi olabileceğini söyleyen Korkmaz, zamanında etkili bir tedavi yapılmaması durumunda problemin katlanarak büyüdüğünü ve neden olduğu komplikasyonlarla tedavinin hem uzun, hem de çok zor hale gelebileceğini ifade etti.

TEDAVİ SONRASI TAMAMEN GEÇMEYEBİLİR
Her kabızlık rahatsızlığının tamamen düzelemeyebileceğine vurgu yapan Çocuk Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Mevlit Korkmaz, sözlerine şöyle devam etti: “ Ne yazık ki her kabız hastası normal kaka yapma ritmine ulaşamayabilir. Çünkü kabızlığa neden olabilecek ve tedavisi gerçekten çok zor olan pek çok hastalık vardır. Özellikle anne-babada da kabızlık varsa çocuklar da bu sıkıntıyı çekebilmektedir. Bu hastaların bir kısmı büyüdükçe pelvik kaslar ve karın içi basıncını iyi kullanarak kaka yapmayı daha düzenli hale getirebilir. Ancak bunların iyi takip edilerek, tanı ve tedavi konusunda gerçekten her şeyin yapıldığından emin olmak gerekir.”

Yaz hamileleri nasıl tatil yapmalı

Ferti-Jin Kadın Sağlığı ve Tüp Bebek Merkezi Klinik Direktörü, Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir, anne adaylarına yaz hamileleri için sağlıklı tatil tüyoları vererek önerilerde bulundu…

GİDECEĞİNİZ BÖLGEDE HASTANE OLSUN: Tatile çıkmadan önce gideceğiniz bölgeyi araştırın. Otelde kalacaksanız, otelin çevresinde hastane olup olmadığını sorun. Her ihtimale karşı bir sağlık kuruluşuna yakın olmanız olası risklerde zaman kazanmanız için önemlidir.

MOLALARDA YÜRÜYÜN: Yolculuk sırasında 1.5-2 saatte bir mola vermeniz ve mümkünse bu molalarda 5-15 dakika yürüyüş yapmanız, ödem ve bacak toplardamarlarında kan pıhtılaşması ihtimalini minimuma indirir. Eğer uzun bir seyahat söz konusu ise, pıhtı oluşumunu engellemek için varis çorabı kullanmalısınız. Genel olarak gebelerin uçakla seyahat etmelerinde sakınca yoksa da; bazı hava yolu şirketleri, 34’üncü haftasını tamamlayan gebelerin doktor raporları olsa bile seyahatlerine izin vermeyebilir. Bu sebeple hamileliğiniz 34 haftayı geçtiyse, şehre yakın veya arabayla gidilebilecek mesafede tatil beldelerini tercih etmeniz iyi olacaktır.

EMNİYET KEMERİNİ KARNINIZIN ALTINDAN BAĞLAYIN: Anne adayları hangi taşıtla seyahat ederlerse etsinler, yolculuk sırasında mutlaka emniyet kemeri takmaları gerekiyor. Emniyet kemerini bağlarken karnınızın üstünden değil, altından geçmesine ve kalçalarınız hizasında olmasına dikkat edin. Ferti-Jin Kadın Sağlığı ve Tüp Bebek Merkezi Klinik Direktörü, Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir, “Eğer emniyet kemerinizi tam karnınızın üzerinden geçecek şekilde takarsanız; olası bir kaza durumunda oluşacak şiddetli basınç, bebeğin plasentasının erken ayrılmasına sebep olabilir. Ayrıca emniyet kemeri omuzla göğüs arasında olmalıdır. Kemerin boyun hizanızda olması tehlikelidir” diyerek anne adaylarını uyarıyor.

AYAKLARINIZI NANE YAĞIYLA SERİNLETİN: Ayaklarınızı; şiştiğinde, terlediğinde ya da ihtiyaç duyduğunuzda, bir leğen dolusu soğuk suya sokun. Birkaç damla nane yağının suya damlatılması ise ayaklarınızın daha da serinlemesini sağlar.

SENTETİK KUMAŞLARDAN UZAK DURUN: Hamilelik süresince; sentetik olmayan kumaşlardan yapılan, ısıyı yansıtan açık renkli kıyafetleri tercih edin. Yaz aylarında ve gebelik süresince vücut ısısının yükselmesi yanında efor kapasitesinin de azalması terlemeyi artırır. Uygun kıyafet seçimi, sizi cilt mantarları ve genital mantardan korur. Ayrıca, terlemeye bağlı olarak ciltte oluşabilecek sorunları sık sık duş alarak ve doktor önerisiyle kullanılan kremlerle gidermeniz mümkündür.

PAMUKLU İÇ ÇAMAŞIRI TERCİH EDİN: Gebelikte sıklıkla görülen vajinal enfeksiyonlar yaz aylarında daha da çok ortaya çıkabilir. Gebelik süresince genital bölgenin kuruluğuna dikkat etmeniz, pamuklu iç çamaşırı kullanmanız önemlidir. Günlük pedler kullanmanız ise önerilmez. Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir, “Ayrıca; düzenli uyku, sağlıklı beslenme ve güçlü bir bağışıklık sistemi, her türlü enfeksiyonla mücadele etmede önemli faktörler olduğundan bunlara dikkat etmeniz yerinde olur” dedi.

HAVUZA ERKEN SAATLERDE GİRİN: Düşük ya da erken doğum tehlikeniz yoksa, hamilelik süresince deniz ve havuza girmenizde bir sakınca yoktur. Ancak havuz kaynaklı enfeksiyon hastalıklarının sık görüldüğü unutulmamalıdır. Bu sebeple, günün erken saatlerinde ve temizliğine güvenilen yerlerde denize ya da havuza girmeye özen gösterin. Ayrıca tatilde güneş yanıkları ve lekelerine, böcek ısırmalarına ve düşmelere karşı daha da dikkatli olmalısınız.

SUDAN ÇIKAR ÇIKMAZ MAYONUZU DEĞİŞTİRİN: Gebelik döneminde görülen mantar enfeksiyonu, ıslak mayo veya bikini ile beklendiğinde, genital bölgenin nemli kalmasına bağlı olarak daha sık karşımıza çıkar. Enfeksiyonun tedavisi için ilaç kullanmak zorunda kalınabildiğinden, sudan çıktıktan sonra mayo veya bikininizi mutlaka değiştirmelisiniz.

YÜZERKEN YANINIZDA MUTLAKA BİRİSİ OLSUN: “Hamileler, tatilde birtakım kurallara uyarlarsa suyun iyileştirici etkisinden faydalanabilirler. Hamilelerin denize veya havuza girmesi, bedenlerindeki gerginliği azaltıp onları rahatlatması ve alınan kilolar nedeniyle oluşan sırt ve bel ağrıları açısından çok faydalıdır” diyen Op. Dr. Seval Taşdemir, “Ancak anne adayları denizde yalnız yüzmemeye dikkat etmeliler. Hamilelik döneminde magnezyum ihtiyacı arttığı için bacaklarda kramplar meydana gelebilir. Yanlarında bir kişinin olması paniklememelerini ve kendilerini daha güvende hissetmelerini sağlar” diyerek hamileleri ve yakınlarını uyardı.

HAVUZA GİRERKEN DE ÇIKARKEN DE DUŞ ALIN: Kadınların deniz veya havuzdan sonra ıslak mayoyla kalması, idrar yolu enfeksiyonlarına neden olabilir. Bunun sebebi, kadınlarda idrar yolunun kısa olmasıdır. Denize ya da havuza girmeden önce ve çıktıktan sonra mutlaka duş almalısınız. Genital bölgedeki yararlı bakterilerin yok olmaması için vajinanın içini yıkamamalı, pudra, deodorant ve parfüm gibi ürünler kullanmamalısınız. Vajinada akıntı, yanma, kötü koku veya kaşıntı varsa, en kısa sürede kadın hastalıkları doktoruna gitmelisiniz. Bunların sebebi mutlaka teşhis edilmeli ve geç kalınmadan, en kısa sürede tedavisi yapılmalıdır. Geç kalınması, enfeksiyonun böbreklere yayılması nedeniyle daha ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir.

YÜKSEK KORUMA FAKTÖRLÜ KREM, ŞAPKA VE GÖZLÜK KULLANIN: Hamilelikte değişen hormon seviyeleri, ciltte bazı değişikliklere yol açar. Bu değişikliklerden en çok karşılaşılan, ciltte görülen renk değişiklikleridir. Burun, alın, çene ve yanaklarda görülen cilt lekeleri çoğunlukla doğum sonrası kaybolur. Bu lekeleri önlemek için yüksek koruma faktörlü kremleri tercih etmeniz, güneş ışınlarının dik olduğu saatlerde açık havada bulunmamanız, gölgelik alanları tercih etmeniz, bol kıyafetler giymeniz, şapka ve gözlük kullanmanız gerekir.

BESLENME PROGRAMINIZI DEĞİŞTİRMEYİN: “Çiğ sebze ve meyveleri tüketirken çok iyi yıkanmış olmasına, etlerin de iyice pişmiş olmasına dikkat edin. Emin olmadığınız yöresel yemekleri mümkünse tüketmeyin” diyerek anne adaylarını uyaran Ferti-Jin Kadın Sağlığı ve Tüp Bebek Merkezi Klinik Direktörü, Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir, “Beslenme programınızı tatilde olduğunuz için değiştirmeyin, her zamanki gibi devam ettirin. Dışarıda yenilen gıdalara bağlı olarak gıda zehirlenmeleri yaz aylarında daha sık görülebileceğinden, gebelikte daha dikkatli olunmalıdır. Besin zehirlenmeleri bulantı, kusma, ishalle kendini gösterebilir ya da ateş, dinlenmeyle geçmeyen kramplar ve baş ağrıları görülebilir. Bu gibi şikayetlerde hemen en yakın doktora veya sağlık merkezine başvurmalı” dedi.

Bunlar sivilceyi artırıyor

Bu konuda araştırma yapan birçok uzman bazı yiyeceklerin sivilce oluşumuna davetiye çıkardığını, üstelik çoğu kişinin de bu durumun farkında olmadığını söylüyor. Bunun önüne geçmek için bu gıdaları bir süre boyunca yeme düzeninden çıkarıp, o sırada sivilcelerle oynamayıp, kullanılan nemlendiricilerle sivilcelerin durumunu izlemek gerekiyor. Eğer siz de aşağıdaki besinleri çok tüketiyorsanız bunu mutlaka denemelisiniz.

Tuz

Tuz sivilce oluşumu için oldukça risk taşıyan bir yiyecektir. Çünkü çok fazla sodyum alımı cildinizi kurutur ve ayrıca teninizde şişmelere neden olabilir. Bu durumda sivilceli bir cildin iyileşebilmesi için en son ihtiyacı olan şeydir. Bu nedenle bir süre tuzu hayatınızdan çıkararak sivilcelerinizin durumunu gözlemleyebilirsiniz. Bu süre içerisinde konserve yiyecekler ve abur cuburlardaki gizli tuza da dikkat etmelisiniz.

Sivilceye davet çıkaran 4 yiyecek

Ekmek ve rafine tahıllar

Ekmek ve rafine tahıllar maalesef birçok hastalık için sıkıntı yaratan gıdalardan. Bu hastalıkların içinde sivilceler de bulunuyor. Rafine olan tahıllar glisemik indeksi yükseltir ve kan şekeri seviyesini arttırarak sivilcelere neden olan insulin hormonunun tam anlamıyla bir patlama yaşamasına neden olur. Bu nedenle esmer ekmekleri ve hormon seviyesini düzenleyen ve B vitamin açısından zengin olan kahverengi pirinç gibi tahılları tercih etmelisiniz.

Sivilceye davet çıkaran 4 yiyecek

Süt

Süt, içeriğinde bazı insanlar için sivilcelerin oluşmasına neden olan bazı hormonlar bulundurur. Bu nedenle hayvansal süt yerine, cildiniz için mükemmel olan antioksidanlar ve günlük E vitamininin yüzde 50’sini içeren badem sütünü deneyebilirsiniz. Badem sütü hem yararlı hem de hafif bir tercih olacaktır.

Sivilceye davet çıkaran 4 yiyecek

Alkollü içecekler

Alkol tüketmek cildinizin kurumasına yol açar, kırışıklıkları arttırır ve sivilcelerinizin iyileşmesini engeller. Hele bir de bu alkolün içerisinde dâhil edilen tatlandırıcılar ve meyve suları sivilceleriniz için gerçek anlamda bir kâbustur. Bu nedenle eğer alkol alacaksanız fazla karışık olmayan türleri tercih etmelisiniz.

Erken doğumu önlemek için

Acıbadem Altunizade Hastanesi Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebelikler Merkezi Uzmanı Doç. Dr. Oktay Kaymak, “Her hastalıkta olduğu gibi rahim ağzı yetmezliği tedavisinin başarılı olmasında da erken tanı çok önemli” diyor.

Günümüzde tüm doğumlarda sıklığı yüzde 10’a varan erken doğum, yenidoğan ölümlerin yüzde 75’inden sorumlu oluyor. Erken doğumun en önemli sorumlularından biri ise rahim ağzı yetmezliği. Her 100 hamile kadından 1’inde görülen ve birçok nedene bağlı olarak gelişen bu tablo aslında erken tanı konulduğunda sorun olmaktan çıkabiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Perinatoloji ve Yüksek Riskli Gebelikler Merkezi Uzmanı Doç. Dr. Oktay Kaymak, rahim ağzına dikiş atılması yöntemiyle erken doğumun önlenebildiğini ve bu sayede anne adayının ideal zamanda doğum yapma şansını yakaladığını belirtiyor.

RAHİM AĞZININ İNCELENMESİ ŞART

Rahmin vajinaya açılan en alt noktasını oluşturan rahim ağzı normal şartlarda kapalı oluyor. Rahim ağzının hamileliği taşıyacak kadar güçlü olmaması ve doğum sancıları başlamadan önce açılması ise rahim ağzı yetmezliği olarak adlandırılıyor. Riskli durumlarda önlem alınmadan hamile kalınırsa 12 -22 haftalar arasında düşük oluşabiliyor. Bazı hamilelikler de 24 – 32 haftalar arasında erken doğumla sonuçlanabiliyor. “Ne yazık ki günümüzde birçok anne adayının risk belirlemesi tam yapılamıyor ve bunun sonucunda hamilelikleri erken doğumla sonuçlanıyor” diyen Perinatoloji Uzmanı Doç. Dr. Oktay Kaymak bu nedenle özellikle düşükle sonuçlanmış hamileliklerde bir sonraki hamileliğe başlamadan önce anne adaylarının mutlaka yeterli bir şekilde değerlendirilmeleri ve ek olarak rahim ağızlarının incelenmesi gerektiğini vurguluyor.

BASİT BİR MUAYENE İLE TESPİT EDİLEBİLİYOR

Rahim ağzı yetmezliğinde en önemli bulgu ise düşüğün hamileliğin ikinci 3 ayında (4. ay 5. ay 6. ay) ve en önemlisi ağrısız bir şekilde gerçekleşmiş olması. Çünkü rahim ağzı yetmezliği olan anne adayları bebeklerini düşürürken çok fazla ağrı hissetmiyor. Eğer hamilelik bu şekilde noktalandıysa, altta yatan etkenin rahim ağzı yetmezliği olma riskinin yüksek olduğu anlamına geliyor. Bu tablonun bir diğer bulgusu ise rahim ağzı boyunun normalden kısa olması. Perinatoloji Uzmanı Doç. Dr. Oktay Kaymak bu durumun vajinal yoldan yapılan ultrasonografik incelemenin yanı sıra basit ve ağrısız bir muayeneyle tespit edilebildiğine işaret ederek “Ölçümlerde sadece rahim ağzı boyu değil, ek olarak yapısı da göz önüne alınıyor. Çünkü bazı anne adaylarında rahim ağzının boyu yeterli olsa da yapısının bozuk olması nedeniyle düşük veya erken doğum gelişebiliyor” diyor

TEDAVİ ERKEN DOĞUMU ÖNLEYEBİLİYOR

Medikal, yani ilaç ile tedavisi, pesser denilen plastik halkalarla tedavi veya rahim ağzı dikişi ( vajinal ya da karın bölgesinden ) günümüzde uygulanan ana tedavi yollarını oluşturuyor. Perinatoloji Uzmanı Doç. Dr. Oktay Kaymak rahim ağzı yetmezliğinde hangi tedavi yöntemine başvurulacağına anne adayının mevcut durumu, daha önceden başarısız rahim ağzı dikişi geçirip geçirmediği ve rahim ağzının şu anki yapısına bakılarak karar verildiğini söylüyor. İlk hamileliği olan veya daha önceden erken doğum hikayesi olmayan anne adaylarında ilk tercih ilaç tedavisi oluyor. Eğer başarılı sonuç alınamazsa rahim ağzı dikişi yöntemine başvuruluyor. Plastik halkalar ise rahim ağzı yetmezliğinin önlenmesinde deneniyor.

RAHİM AĞZINA DİKİŞ ATILIYOR

Genellikle 12-14. haftalarda yapılan rahim ağzına dikiş işlemine, daha ileriki haftalarda rahim ağzının erken açılması durumunda acil olarak da başvurulabiliyor. Perinatoloji Uzmanı Doç. Dr. Oktay Kaymak vajinal veya karın bölgesinden uygulanan rahim ağzına dikiş uygulamasının ameliyathane şartlarında, genel anestezi altında veya belden uyuşturulduktan sonra yapıldığını belirterek şu bilgileri veriyor: “Ortalama olarak 15-20 dakika süren bu işlemde 5 mm genişliğinde, vücutta emilmeyen özel bir dikiş malzemesi, rahim ağzının en içerideki kısmına yerleştiriliyor. Dikiş, açılan rahim ağzını çepeçevre gezerek bir torba ağzı gibi sıkıştırıyor. Böylece rahim ağzının doğumdan önce açılması önleniyor.” Rahim ağzı dikişinin başarısı, dikişin konulduğu hamilelik haftası, rahim ağzının yapısı ve hamileliğin mevcut durumuna göre yüzde 30 – 70 arasında değişkenlik gösteriyor.

Beyin için sağlıklı bal gerekiyor

Sağlıklı düşünmek ve akıl sağlığını korumak için, diyet listesinde sağlıklı yağlar olmalı. Omega 3 ve Omega 6, beyin gelişiminde önemli rol oynar. Ancak bu iki yağ asidi dengeli tüketilmelidir
Yağlar, hayatta kalmamız ve akıl sağlığımızı korumamız için çok önemlidir. Beynimizin yaklaşık üçte ikisi yağdan oluşur ve iletişim nöronlarının da yaklaşık yüzde 70’i yağlarla çevrelenerek korunur. Bu nedenle sağlıklı düşünmek ve beynin fonksiyonlarını sağlıklı yürütebilmesi için yağlar gereklidir. Özellikle yağ asitlerinden Omega 3 ve Omega 6, beynin normal büyümesi ve gelişimi için çok önemli rol oynar. Bu; somon gibi besinlere neden ‘beyin besinleri’ dendiğini açıklar. Somon; tıpkı diğer soğuk su balıkları, avokado, ceviz, keten tohumu ve zeytin gibi sağlığa yararı kanıtlanmış bir besindir.
Sağlıklı yağlar, diyet listelerinde he zaman daha az vardır, buna karşılık sağlıksız yağlar daha çok bulunur. Ancak sağlıklı yağlar; A, D, E ve K gibi yağda çözünen vitaminleri vücudun her yerine taşımaya yardımcı olur, seks hormonlarını oluşturur, hücre zarı inşa eder, kötü kolesterolü iyi kolesterole dönüştürür, cilt, göz, tırnak ve saç sağlığına katkıda bulunur.

YAĞLI BALIK TÜKETİN
İnsanlar Omega 6’yı çoğunlukla rafine edilmiş bitkisel yağlardan elde eder. Örneğin soya fasulyesi, fast foodlarda ve işlenmiş gıdalarda oldukça yaygındır. Amerikan tarzı beslenmede alınan kalorinin yüzde 20’sinin bu kaynaktan geldiği tahmin edilr. Çok fazla alınan Omega 6 ve yeterli alınmayan Omega 3; astımda, kalp krizinde ve kanserin pek çok türünde artış olmasının nedenlerinden biri olarak düşünülüyor. Aynı zamanda bu dengesizlik; obezite, disleksi, depresyon ve hiperaktiviteyi tetikliyor.
Bu yağların iyi dengelenmesi aslında çok kolaydır. İşlenmiş gıdaların, fast foodun ve doymamış yağların (mısır, ayçiçeği, soya) tüketimini azaltmak bunun için önemlidir. Bunların yerine daha çok yağlı balık (özellikle somon, sardalya, ringa balığı, uskumru, siyah morina, lüfer), ceviz, keten tohumu vb. yiyin.

ANTİOKSİDANLARI YİYİN
Her zaman söylediğim gibi, bitkiler en iyi antioksidan kaynağıdır. Turunçgiller ve taneli meyveler, en güçlü antioksidan kaynakları olmakla birlikte, tüm meyve ve sebzeler antioksidan kaynağıdır. Koyu ve parlak renkli meyveler, vitaminler bakımından oldukça zengindir. Eğer bulursanız en canlı meyve ve sebzeleri satın alın.
En favori meyveler: Yaban mersini, ahududu, çilek, nar, goji meyvesi.
A vitamini kaynakları: Havuç. mango.
C vitamini kaynakları: Kivi, mango, papaya, kuş üzümü.
E vitamini kaynakları: Sebze yağları, badem, koyu yeşil yapraklı sebzeler, buğdaydır.

RETİNOL KIRIŞIKLIKLARI AZALTIR
Cildiniz, yenilenme ve tamir döngüsünde doğal olarak A vitamini kullanır. Retinol de, A vitamininin saf bir formudur. Retinol genellikle, ciltte kırışıklıkların görünümünü azaltmak ve akne ile savaşmak için kullanılır. Bu güçlü içerik, hücresel yapıyı uyararak cildin yüzeyinde yeni, sağlıklı hücreler meydana getirir, antiaging faydalar sağlar. Retinol, aşağıdaki besinlerde bolca bulunur:
Süt: D vitamini, kalsiyum ve A vitamini bakımından zengin olan sütün yapısında bulunan retinol miktarı, içerdiği yağ miktarı tarafından dengelenir. Buna göre, yağ içeriği yüksek olan sütün, içermiş olduğu A vitamini miktarı daha azdır. Öyle ki; bir su bardağı tam yağlı sütün içermiş olduğu retinol miktarı 227 IU iken, bir su bardağı yağsız sütün içermiş olduğu retinol miktarı, 497 IU’dur. Buna ek olarak, süt ürünleri ekstra A vitamini ile zenginleştirilerek daha fazla retinol alımı sağlanabilir.
Et ve tavuk: Retinol; et ve kümes hayvanlarında değişen miktarlarda bulunur. Sığır karaciğeri, retinol içeriği en zengin olan gıdalardan biridir. 100 gram fırınlanmış karaciğerin içerdiği retinol miktarı 26088 IU A vitamini şeklindedir. Bu miktar, günlük alınması tavsiye edilen A vitamini miktarının çok üzerindedir. Retinol içeren diğer et ürünleri; ördek eti, tavuk eti, balık yağı ve karidestir.
Peynir: Peynirin retinol içeriği, türüne bağlı olarak değişkenlik gösterir. Buna göre, keçi peyniri ve krem peynirinin yapısında bulunan retinol miktarı daha yüksek iken, diğer peynir türlerinin yapısında bulunan retinol miktarları daha düşüktür.
Balık: Ton balığı, uskumru, alabalık, ringa balığı, morina ve somon gibi balıklar, esansiyel Omega-3 yağ asitleri ve protein açısından zengin kaynaklardır. Bu tür balıklar, aynı zamanda iyi bir retinol kaynağı olup cilt için faydalı etkiler gösterir.
Meyve ve sebzeler: A vitamini, retinol ve beta-karoten olmak üzere iki formda bulunur. Retinol hayvansal ürünlerde bulunurken, beta-karoten ise meyve ve sebzelerde bulunur. Retinol, vücut tarafından kolayca emilebilen A vitamini formudur. Beta-karoten ise kolayca absorbe edilemez, vücut içinde retinole dönüştürülebilir özelliktedir. Bundan dolayı, beta karoten içeren besinler de retinol tüketimi açısından önemlidir. Kabak, domates, kavun, lahana, brokoli, mango, greyfurt, papaya, guava, havuç, ıspanak, biber ve kabak; A vitamininin beta-karoten formunda olan zengin gıdalara verilen birkaç örnektir.
Bunların dışında kırmızı ve turuncu renkteki sebze ve meyveler de retinoidler bakımından zengin besin kaynaklarıdır.

LESİTİNE İZİN VERİN
Yağlar ve temel yağ asitlerinin kompleks bir karışımı olan lesitin, hücre zarının ana bileşeni olarak canlı hücreler içinde bulunan yağlı bir maddedir. Yağımsı bir madde olan lesitin; hücrenin yapısına girerek hücreleri, dokuları, organları onararak onları korumayı ve fonksiyonarını en üst seviyede çalışmasını sağlar. Beyin fonksiyonunu güçlendirici özelliktedir; bellek, düşünme yeteneği ve kas kontrolünde olumlu etkileri vardır. Ayrıca, kolestrolün damar çeperlerinde birikimini ve safra taşını önleyen bir maddedir. Lesitin bakımından zengin besinler; yumurta, soya ürünleri, karnıbahar, fındık ve fındık yağı, turunçgiller, patates, ıspanak, iceberg marul ve domatestir.

YEMEKLERİNİZE TUZ YERİNE BAHARAT KOYUN
Hücrelerde ekstra su tutan ve onlara zarar veren tuz yerine yemeklerinizi tatlandırmak için aşağıdaki faydalı ot ve baharatları kullanabilirsiniz:
Zencefil: Bağışıklık sistemini güçlendirir. Kandaki yağ oranını düzenleyerek damarları korur. Şeker hastalığını tedavi edici etkisi vardır. Migrene iyi gelir. Ağrı kesici ve iltihabı yok edici özelliği vardır. Yapılan araştırmalarla, soğuk algınlığı ve gribal enfeksiyonlarda zencefilin tedavi edici etkisi kanıtlanmıştır.
Zerdeçal: Kanserli hücreler ile mücadele ederek hücre yenilenmesini hızlı bir şekilde destekler. Bunama ve Alzheimer’a yakalanma riskini büyük oranda azalır. Antioksidan etkisi sayesinde vücutta biriken zararlı maddelerin dışarı atılmasını sağlar. Kanı temizleyerek damar tıkanıklığını engeller. Kalp rahatsızlığı riskini azaltır.
Sarımsak: Kötü kolesterolü düşürür, kalp sağlığını korur ve tansiyonu dengeler. Çeşitli araştırmalarda, düzenli olarak çiğ veya az pişmiş sarımsak tüketmenin kolon ve mide kanseri başta olmak üzere çeşitli kanser türlerine yakalanma riskini önemli oranda azalttığı belirlenmiştir.
Kimyon: Tam bir A vitamini deposu olan kimyon; C, E ve K vitaminleri de içerir. Yabancı maddeler ve serbest radikallere karşı etkili antioksidan içerdiği için, bağışıklık sisteminin hastalıklarla mücadele etmesine yardımcı olur.
Acı kırmızı biber: Vücut ısısını artırarak kan dolaşımını hızlandırır. Bir iltihap sökücü ve enfeksiyon giderici olması nedeniyle artirit ağrılarına iyi gelir. Diyabet ve sedef hastalarında da tedavi edici olarak kullanılır.

Sahte bala karşı dikkat

Doğal ilaç olarak kullanılan gerçek ballar, bağışıklık sistemini güçlendirerek vücudu hastalıklara karşı koruyor. Ancak piyasada gerçek bal olarak satılan sahte ballar vücudun bağışıklık sistemini çökerterek ciddi ölümcül hastalıklara ve kronik hastalıklara sebebiyet verebiliyor.

Kimyasal işlemlere çok fazla maruz kalmayan doğal ballar, bağışıklık sitemini güçlendirmenin yanında mide rahatsızlıkları, kalp çarpıntısı, yüksek tansiyon ve kansızlığı da önleyerek vücudu dinç dinç tutar.

Ancak son dönemlerde piyasada olan sahte ballar bağışıklık sistemini çökerterek özellikle şeker, hastalığı tansiyon hastalığı ve kanser gibi ciddi sağlık sorunlarına neden olabiliyor.

SAHTE BAL KANSERE KADAR GÖTÜRÜYOR!

Sahte balın kişiyi kansere kadar götürebileceğinin altını çizen Aksoy, “İçine mısır şurubu katılması sebebiyle sahte bal, diyabet hastalarını komaya dahi sokabilir. Ayrıca, kanser hücreleri şekeri çok seviyor. Dolayısıyla sahte balın bağlantılı olarak vücudumuza birçok zararı bulunuyor” ifadelerini kullandı.

TADI DAMAĞINIZDA KALIYORSA GERÇEK BALDIR

Sahte bal ile gerçek balın nasıl ayırt edilebileceği konusunda ipucu veren Aksoy, “Laboratuvarda tahlil yaptırılarak ya da balı bilen ve bu işin uzmanı olan kişiye tattırarak balın gerçek olup olmadığı anlaşılabilir.

Gerçek bal, kristalize olur ve donar. Ayrıca, balı yedikten sonra tadı 15-20 saniye daha damağınızda kalıyorsa, o bal gerçek baldır” dedi.

Diyabete bağlı hastalıklar

Diabetesmellitus (DM) yani şeker hastalığı sürekli bakım gerektiren karmaşık ve kronik bir hastalık. Günümüzde oldukça yaygın ve maalesef giderek daha da yaygınlaşmakta. Araştırmalara göre, 2002 yılında Türkiye’de şeker hastalığı yüzde 7.2 oranında görülürken, 2010 yılında yüzde 13.7 civarına yükselmiş durumda. Artış neredeyse yüzde 100 olmuş ve korkutucu düzeyde. Tüm şeker hastalarının yaklaşık yüzde 90’ında Tip 2 şeker hastalığı mevcut.

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Memduh Caymaz diyabetin beraberinde birçok hastalığı da getirdiğini belirterek şeker hastalarına dikkat etmesi gerekenler konusunda uyarılarda bulundu.

Şeker hastalığı uzun vadede birçok probleme neden olduğunu ifade eden İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Memduh Caymaz, bu yüzden sürekli kan şekerini istenilen düzeylerde tutabilmenin yanında, neden olabileceği problemlerin ve olası kötü sonuçlarının önlenebilmesi için hastanın sürekli olarak bu açılardan değerlendirilmesi ve gerekli müdahaleler yapılmasının gerektiğini belirtti.

Şeker hastalığının yol açtığı diğer hastalıklar

Şeker hastalığının yol açtığı diğer hastalıklara hakkında bilgi veren Dr. Caymaz, ”Şeker hastalarının yaklaşık üçte ikisi kalp ve damar hastalığı (kalp krizi, kalp yetmezliği, felç gibi) nedeniyle ölmektedir. Şeker hastalığı olan erkeklerde kalp hastalığı 2 kat, şeker hastalığı olan kadınlarda ise kalp hastalığı riski 3-4 kat artmıştır. Şeker hastalığı süresi arttıkça kalp hastalığı riski artmaktadır. Şeker hastalarının neredeyse yarısı aynı zamanda yüksek tansiyon hastasıdır. Şeker hastalarının yine neredeyse yarısında aynı zamanda kan yağı yüksekliği vardır. Şeker hastalığı 20 yaşından sonra görülen körlüğün ana nedenidir. İyi takiple körlük riski yüzde 90 azaltılabilir.

Böbrek yetmezliği nedeniyle diyalize girmek zorunda kalan hastaların yüzde 40’ında neden şeker hastalığıdır. Şeker hastalığı özellikle ayak sinirlerinde hasara yol açarak nöropati dediğimiz ayaklarda uyuşma, yanma, ağrıyla giden duruma ve his kaybına yol açabilmektedir. Kaza harici ayak-bacak kayıplarının (kesilmesinin) ana nedeni şeker hastalığıdır. Şeker hastalarında uzun vadede demans dediğimiz (bilişsel fonksiyonlarda bozulma) her türlü bunama, diğer insanlara göre yaklaşık 2 kat daha fazla görülmektedir. Şeker hastalarında maalesef birçok kanser türü daha fazla oranda görülmektedir. Şeker hastalarının büyük bir bölümünde cinsel fonksiyonlar olumsuz etkilenmektedir. Şeker hastası kadınlar gebe kaldıklarında kendileri için; tansiyon yüksekliği, böbrek bozukluğu, nöbet geçirme, kan ve karaciğer hastalıkları gibi, bebekleri için ise; düşük, erken doğum, şeker ve kalsiyum düşüklüğü, sarılık, özellikle kalp ve beyin anomalileri olmak üzere doğumsal anomaliler gibi ciddi sorunlarla karşılaşabilmektedir” şeklinde konuştu.

Sonuç olarak şeker hastalığı tüm vücuttaki şeker yüksekliği nedeniyle hemen hemen bütün organları olumsuz yönde etkilemekte olduğunu ve başka hastalıklara da davetiye çıkardığını söyleyen Dr. Cayman, ”Bunlardan en önemlisi ise kardiyovasküler hastalıklardır. Bu yüzden bütün şeker hastaları kesinlikle sigara içmemeli, kilo vermeli, spor yapmalı ve yakından takip edilmelidir. İyi bir takiple, hasta ve hekim işbirliği ile tüm bu problemlerin oluşma riski belirgin derecede azaltılabilmektedir” ifadelerini kullandı.

Bel soğukluğu vakaları bu yüzden artıyor

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), oral seksin tehlikeli bir bulaşıcı hastalık olan “bel soğukluğuna” (gonore) neden olduğu ve prezervatif kullanımındaki düşüşle birlikte hastalığa yol açan bakterinin de yayıldığı uyarısında bulundu.

WHO, hastalığa yakalanan kişinin tedavisinin giderek zorlaştığına, bazı durumlarda ise tedavinin mümkün olmadığına dikkat çekti.

Cinsel yolla bulaşan bu mikrobun, antibiyotik tedavisine karşı direnci giderek artıyor.

Uzmanlar, çok az sayıda yeni ilaç geliştirildiğini ve durumun giderek kötüleştiğini söylüyor.

77 ülkeden toplanan veriler incelendi

Her yıl yaklaşık 78 milyon kişi cinsel yolla bulaşan bir hastalığa yakalanıyor. Bu tip hastalıklar bireylerde kısırlığa dahi neden olabiliyor.

WHO, 77 ülkeden toplanan verileri inceledi. Araştırma sonunda bel soğukluğu olarak da bilinen gonore bakterinin antibiyotik tedavisine karşı direncinin arttığı görüldü.

Araştırmayı yürüten uzmanlardan Dr Teodora Wi, Japonya, Fransa ve İspanya’da enfeksiyonun tedavi edilemez seviyeye ulaştığı vakalar olduğunu söyledi.

Dr. Teodora Wi, “Gonore çok küçük bir bakteri, tedavi için sunulan her yeni bir sınıf antibiyotiğe karşı bakteri de giderek daha dirençli hale geliyor” dedi.

Enfeksiyon en çok, direncin tespit edilmesinin zor olduğu yoksul ülkelerde görülüyor.

‘Buzdağının görünen yüzü’

Dr. Wi, tespit edilen vakalar için, “Bunlar, buzdağının yalnızca görünen yüzü olabilir” diyor.

Gonore bakterisi üreme organlarını, kalın bağırsakta rektumu ve boğazı etkileyebilir. Uzmanlar bakterinin en çok boğaza etkisinden kaygılanıyor.

Zira Dr. Wi, antibiyotiklerin boğazda, gonore benzeri bakteriler dahil, tüm bakterilere karşı direnç geliştirebileceğini söylüyor.

Dr. Wi, “Normal bir gırtlak iltihabını tedavi için antibiyotik kullandığınızda, bu boğazınızdaki Neisseria türlerine karışıyor bu da dirençle sonuçlanıyor” diye konuşuyor.

Oral seksle gonore bakterisinin bu ortama girmesi de “süper gonore”ye neden oluyor.

Daha önce HIV/Aids virüsü kaygısı nedeniyle artan prezervatif kullanımındaki düşüşün de bu enfeksiyonun yayılmasına yardımcı olduğu düşünülüyor.

Gonore (Bel soğukluğu) nedir?

Hastalık, Neisseria gonore adı verilen bakteriden doğuyor.

Enfeksiyon, korumasız cinsel ilişki, oral ve anal seksle yayılıyor.

Cinsel organlardan yeşil veya sarı akıntı gelmesi, idrar yaparken acı hissedilmesi ve adet dönemleri arası kanama yaşanması bu hastalığın belirtileri arasında gösteriliyor.

Ama, her 10 heteroseksüel erkekten birinde ve kadınların üçte birinden fazlasında ve eşcinsel erkeklerde belirtiler kolay tespit edilebiliyor.

Enfeksiyonun tedavi edilmemesi kısırlığa, pelvik inflamatuvar hastalığa neden olabiliyor ve enfeksiyon gebelik süresinde çocuğa geçebiliyor.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), giderek direnç kazanan gonore bakterisiyle ilgili gelişmelerin takip edilmesi ve yeni ilaçlara yatırım yapılması için ülkelere çağrıda bulunuyor.

Küresel Antibiyotik Araştırma ve Geliştirme Ortaklığı’ndan Dr. Manica Balasegaram “Durum kötü. Tüm ilaç dünyasında geliştirilmekte olan yalnızca üç aday ilaç var ve onların da tedavide başarılı olacağının garantisi yok” diyor.

WHO da, gonore bakterisinin durdurulması için aşılara ihtiyaç olabileceğini söyledi.

Londra Üniversitesi’nin Hijyen ve Tropik Tıp biriminden Dr. Richard Stabler, “Penisilin piyasaya sürüldüğünden beri güvenilir ve kolay tedavi sağladığı için takdir gördü, gonore ise tüm şifa veren antibiyotiklere karşı direnç geliştirdi” diyor ve ekliyor:

“Son 15 yılda, dünya genelinde antibiyotik direncinin artması nedeniyle tedavi de üç defa değişmek zorunda kaldı.”

“Şimdi son seçenek olan ilaçları kullanıyoruz ama direnç nedeniyle tedavilerin başarısız olduğuna dair işaretler alıyoruz.

Geç gebelikte omega 3 şart

Ayrıca bu annelerin bebeklerinde de zeka geriliği, anomaliler, çeşitli sağlık problemleri ortaya çıkabiliyor. Jinekolog Doç. Dr. Ferit Saraçoğlu, geç gebeliklerde ve sonrasında kullanılan Omega-3’ün sadece anne değil bebek sağlığı için de büyük önem taşıdığına dikkat çekiyor. Saraçoğlu, anne karnında ve ilk 1000 günde alınan Omega 3’ün bebeğin bağışık sistemini güçlendirerek ileride ortaya çıkması olası hastalıkları önleme açısından da yararını vurguluyor.

Geç gebelikleri giderek arttığı günümüzde anne adaylarının karşı karşıya olası riskler de artıyor. 35 ve üzeri yaşlardaki anne adayları anemi, diyabet, tansiyon problemlerinin yanı sıra erken doğum, düşük, bebek anomalileri, plasenta problemleri, bebekte zeka geriliği gibi sorunlar görülebiliyor. 35 yaşın üzerinde gebeliklerde birçok hastalığın görülme olasılığı erken yaştakilere göre daha fazla. Örneğin geç gebeliklerde kronik hipertansiyon erken yaştaki gebeliklere göre 2-4 kat, diyabet riski 2 kat, düşük riski de daha genç gebeliklere göre yaklaşık 4 kat artıyor.

EMZİRME DÖNEMİNDE DE OMEGA-3 ALINMALI

Jinekolog Doç. Dr. Ferit Saraçoğlu, gebelikte Omega-3 kullanımının özellikle geç gebelikte ortaya çıkan bu riskleri azalttığını, ayrıca bebeğin gelişimini de olumlu yönde etkilediğini belirtiyor. Anne karnında ve ilk 1000 günde alınan omega 3’ün bağışıklık sistemini güçlendirdiğini ve ileride ortaya çıkması olası hastalıkları önleme açısından yararlı olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Saraçoğlu, “Omega-3 yağ asitleri, hamilelik döneminde de önemli faydalar sağlıyor. Omega-3’ü hamilelik öncesi tüketmeye başlayan geç yaş gebelerinde, bebeklerin nörolojik, görme, zeka ve motor fonksiyonlarının gelişmesini olumlu yönde etkiliyor. Omega-3 eksikliği yaşayan bebeklerde ileriki yaşlarda kronik hastalıklar, kalp damar sistemi hastalıkları, şişmanlık, tip 2 diabet, kanser gibi hastalıklar diğer bebeklere oranla birkaç daha fazla görülüyor. Bilimsel çalışmalar, hamilelerin gebelik ve emzirme döneminde Omega-3 alımının artırılması gerektiğini ortaya koyuyor” diyor.

ALG YAĞI DOĞAL OMEGA-3 KAYNAĞI

Sadece gebelik sürecinde değil ilk 1000 günde iyi beslenemeyen çocukların bağışıklık sistemlerinin, görme ve beyin fonksiyonlarının, motor ve zeka gelişimlerinin olumsuz etkilendiğine dikkat çeken Doç. Dr. Saraçoğlu, şunları söylüyor: “Omega-3 yağ asitleri açısından en iyi kaynaklardan biri deniz ürünleridir. Ancak civa ve diğer toksik maddelerin birikimi nedeniyle gebeler daha az balık tüketmesi önerilmektedir. Ancak gebelikte günde en az 650 mg Omega-3 alınması gerekir. Bunun 300 mg’ı DHA’dır. Gebelik diyetlerinde deniz ürünleri tüketiminin düşüklüğü ve Omega-3 yağ asitlerinin vücut tarafından üretilemediği göz önüne alındığında, gebelerin mutlaka dışarıdan destek alması gerekmektedir. Bu desteklerin en önemlileri günlük olarak alınan balık yağı, krill yağı ve alg yağıdır. Ülkemize yeni gelen alg yağı (Algae Oil), planlı gebelik, gebelik ve emzirme döneminde kullanılan, anne karnındaki bebeğin beyin, göz ve sinir sisteminde etkili, bitkisel, doğal Omega-3 kaynağıdır. Ayrıca algler vejetaryenler için en geçerli DHA kaynağı olarak da bilinir.”

Doç. Dr. Mevlit Korkmaz, anne sütü almayan çocuklar

Çocuk Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Mevlit Korkmaz, normal gibi görülen ve zamanla düzelir düşüncesiyle tedavisi ertelenen çocuklardaki kabızlığın, makatta yara ve kanama, kaka tutma, kaka kaçırma, hatta büyüme ve gelişmede duraksama gibi komplikasyonlara neden olabildiğini belirtti.
Kabızlık başlangıcını çok çeşitli nedenlerle olabildiğine dikkat çeken Doç. Dr. Mevlit Korkmaz, “Küçük çocuklarda, yeterince anne sütü alamama ve mama ile beslenme, ek gıdaya başlama, anüs çevresi pişik ve apse gelişmesi, enfeksiyonlar kabızlık nedeni olabilir. Daha büyük çocuklarda ise oyuna dalıp kaka tutma, okulda veya kreşte kakasını yapamama, kuru ve lifsiz gıda tüketimi nedenler arasındadır” şeklinde konuştu.
Korkmaz, zamanında etkili bir tedavi yapılmaması durumunda problemin katlanarak büyüdüğünü ve neden olduğu komplikasyonlarla tedavinin hem uzadığını hem de zorlaştığını ifade etti.
TEDAVİ SONRASI KABIZLIK TAMAMEN GEÇMEYEBİLİR!
Her kabızlık sorununun tamamen düzelemeyebileceğine vurgu yapan Dr. Korkmaz, “Kabızlığa neden olabilecek ve tedavisi gerçekten çok zor olan pek çok hastalık vardır. Özellikle anne-babada da kabızlık varsa çocuklar da bu sıkıntıyı çekebilmektedir. Bu hastaların bir kısmı büyüdükçe pelvik kaslar ve karın içi basıncını iyi kullanarak kaka yapmayı daha düzenli hale getirebilir. Ancak bunların iyi takip edilerek, tanı ve tedavi konusunda gerçekten her şeyin yapıldığından emin olmak gerekir” dedi.