Yeni antibiyotik burunda

Bilim insanları, burundaki bakterileri inceleyerek yeni bir antibiyotik türü buldu
Yeni antibiyotik

Nature dergisinde yayınlanan makaleye göre yeni bir ilaç, diğer antibiyotik türlerine karşı dirençli hale gelen MRSA gibi süper bakterilerin tedavisinde kullanılabilir. Bundan önceki son antibiyotik keşfi 1980’lerde yapılmıştı.
“VÜCUTTAKİ KAŞINTIYI DİKKATE ALIN” “VÜCUTTAKİ KAŞINTIYI DİKKATE ALIN”
BBC Türkçe’nin haberine göre; Antibiyotikler bugüne dek genelde toprakta bulunan bakteriler kullanılarak üretildi. Almanya’daki Tübingen Üniversitesi’nde yapılan son keşif ise insan vücudundaki bakterilere dayanıyor. Çalışmaya katılan bilim insanları, insan vücudunun daha pekçok antibiyotik üretilebilecek, bakir bir kaynak olduğunu söylüyor. Çünkü insan vücusunda rakip bakteri türleri arasında sürekli bir “alan ve gıda savaşı” sürüyor. Bu mücadelede antibiyotiklerin de kullanıldığından uzun süredir şüpheleniliyordu.
Alman ekip de burundaki “bakteri savaşlarını”, özellikle de insanlardan yüzde 30’unun burnunda bulunan Staphylococcus aureus mikrobunu inceledi. Acaba aralarında hastanelerin korkulu rüyası MRSA bakterisinin de bulunduğu bu grup, neden herkesin burnuna yerleşemiyor?
VATANDAŞIN ANTİBİYOTİK MAZERETLERİ! VATANDAŞIN ANTİBİYOTİK MAZERETLERİ!
Bu soruya yanıt arayan ekip, burnunda Staphylococcus lugdunensis mikrobu taşıyanların, diğer grubu da bulundurma riskinin düşük olduğunu saptadı. Alman ekip daha sonra bu mikrobun genetik yapısı üzerinde oynayarak, “burundaki savaşı” kazanmasını sağlayan geni keşfetti ve bu genden antibiyotik üretti.
İlacın henüz yalnızca fareler üzerindeki testleri yapıldı; insanlara ulaşmasının ise yıllarca sürebileceği belirtiliyor. Tabii insanlar üzerinde aynı başarının tekrarlanıp tekrarlanmayacağı da ayrı bir konu. Ama ne olursa olsun araştırmacılar, antibiyotikler için yeni bir “maden” bulmuşa benziyor: İnsan vücudu.


Bakterilere karşı yeni antibiyotik

İnsan vücudundaki bakteri savaşını araştıran bilim adamları, yeni bir antibiyotik türü keşfetti.
Bilim adamları, antibiyotik tedavisi gören insanların burunlarındaki bakterileri incelerken yeni bir antibiyotik türü buldu.”Nature” dergisinde yayımlanan araştırma, insan vücudunda farklı bakteriler arasında bir varoluş mücadelesi olduğunu ortaya çıkardı.

Almanya’daki Tubingen Üniversitesi araştırmacıları, insanların yüzde 30’unun burnunda “Staphylococcus aureus” yüzde 70’inde ise “Staphylococcus lugdunensis” bakterilerinin bulunduğunu belirledi. Araştırmacılar, Staphylococcus lugdunensis bakterisini taşıyan insanlarda rakip Staphylococcus aureus bakterisinin bulunma ihtimalinin daha az olduğunu da keşfetti.

Staphylococcus lugdunensis bakterisinin neden daha yaygın olduğunu anlamaya çalışan bilim adamları, bakterinin genetik kodlarını incelerken yeni bir antibiyotik oluşturmaya yarayacak genetik kodu buldu.

Bilim adamları, söz konusu genetik kod ile oluşturdukları ve “lugdunin” adı verilen antibiyotiği fareler üzerinde denedi. Deneyler, “lugdunin”in deride ortaya çıkan ve antibiyotik dirençli bakterilerin neden olduğu MRSA ve enterokok gibi hastalıkları tedavi ettiğini ortaya çıkardı.

Bakteriyi tamamen temizledi

Araştırmacılardan Dr. Bernhard Krismer, bazı hayvanların hastalıklardan tamamen kurtulduğunu, vücutlarında hastalığa yol açan bakteri kalmadığını söyledi. Bazı hayvanlarda da hastalığın ve bakteri miktarının azaldığını belirten Krismer, ancak antibiyotiğin derinin alt katmanlarında çalışmaya devam ettiğini gözlemlediklerini kaydetti.

Araştırmacılardan Prof. Dr. Andreas Peschel, yeni antibiyotikler bulmak için insan vücudunun daha detaylı araştırılabileceğine dikkat çekti.

Aranan Kelimeler:

Antibiyotik kullanımı tehlikeli seviyede

Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlık Derneği (EKMUD) Başkanı Prof. Dr. İftihar Köksal, antibiyotik direncinin tüm dünyada tehlikeli seviyelere yükseldiğini belirterek, “Bu durum her geçen gün tedavi yetimizi kısıtlayan yeni direnç mekanizmalarının da ortaya çıkmasına yol açarken, enfeksiyonlara bağlı ölüm riskine de neden olabiliyor.” dedi.

Köksal, antibiyotiklerin dünyada ve Türkiye’de en fazla tüketilen ilaçlar arasında yer aldığını ifade ederek, dünya genelinde antibiyotik tüketiminin son 15 yılda yüzde 36’lık bir artış gösterdiğini kaydetti.

Antibiyotiklerin pek çok ülkede reçetesiz satılabilmesinin yanı sıra tedavi ve profilaksi kılavuzlarına da uyulmadan kullanıldığını aktaran Köksal, “Sonuçta da hem hekimlerce fazla reçete edilmekte hem de toplumda aşırı kullanılmaktadır.” diye konuştu.

Köksal, antibiyotiğin yanlış kullanımı sonucu bazı risklerin ortaya çıktığını anlatarak, şöyle devam etti:

“Ortaya çıkan antibiyotik direnci bugün dünya çapında en önemli sağlık tehditlerinden birisidir. Antibiyotik direnci tüm dünyada tehlikeli seviyelere yükselmiş durumda. Bu durum her geçen gün tedavi yetimizi kısıtlayan yeni direnç mekanizmalarının da ortaya çıkmasına yol açarken, enfeksiyonlara bağlı ölüm riskine de neden olabiliyor. Hastane enfeksiyonlarında hatta toplumda yaygın görülen enfeksiyonlarda dahi dirençli mikroorganizmalar karşımıza çıkmaktadır. Dirençli bakterilerle gelişen enfeksiyonlarda tedavi daha güç, bazen imkansız hale gelirken, hastanede yatış süreleri daha da uzamakta, maliyeti ve en önemlisi de ölüm oranları yükselmektedir.”

“Acil önlem alınmazsa antibiyotik sonrası çağa geçilecek”

Köksal, Amerika’da her yıl 23 bin kişinin antibiyotik dirençli enfeksiyonlardan hayatını kaybettiğini vurgulayarak, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre Avrupa’da bu rakamın 25 bin olduğunu anlattı.

“Acil eylem planları oluşturulmazsa antibiyotik sonrası çağa geçilecek, basit enfeksiyon ve yaralanmalar bile ölüme sebep olabilecektir.” diyen Köksal, yeni antibiyotikler bulunamadığını, bulunsa dahi antimikrobiyal direncin önemli bir tehdit oluşturmaya devam edeceğini söyledi.

Köksal, bu durumun getirdiği bir diğer önemli sorunun da yan etkiler olduğuna dikkati çekerek, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Genellikle yan etkisi olmayan ilaçlarmış gibi düşünülen antibiyotik kullanımı sonucu, ilacın özelliğine bağlı olarak hastalarda alerji, ishal, karın ağrısı, kan hücrelerinde azalma hatta karaciğer veya böbrek yetmezliği gibi yan etkiler farklı sıklıklarda görülebilmektedir. Ülkemiz de dahil olmak üzere birçok ülkede antibiyotik kullanımının yüzde 30’undan fazlasının gereksiz olduğu kanıtlanmıştır. Tüm dünyada antibiyotikler, en fazla üst solunum yolu, idrar yolu enfeksiyonları ve ishaller için kullanılmaktadır. Gereksiz antibiyotik kullanımının başlıca nedenleri arasında viral enfeksiyonlarda kullanım ön plana çıkmaktadır. Dünya genelinde antibiyotiklerin yüzde 75’i akut solunum yolu enfeksiyonları için kullanılmakta olup, bu enfeksiyonların da yüzde 75’i viral kökenlidir. Soğuk algınlığı, nezle, grip gibi viral hastalıklarda antibiyotiklerin etkisi yoktur. Ayrıca gereksiz kullanımda, gereğinden uzun süreli kullanım, dar etkili ve ucuz antibiyotikler yerine pahalı ve geniş spektrumlu antibiyotiklerin kullanımı ve hasta ısrarı nedeniyle hekimin antibiyotik reçetelemesi gibi nedenler de öne çıkmaktadır.”

“Türkiye antibiyotik tüketiminde Avrupa’da birinci sırada”

Prof. Dr. Köksal, Türkiye’nin Avrupa ülkeleri arasında antibiyotik tüketiminde birinci sırada yer aldığına işaret ederek, “Konunun bir de maddi boyutu vardır. Ülkemizde ilaç harcamaları içerisinde antibiyotikler ilk sırada yer almaktadır. Eğitim seviyesi, sosyal ve kültürel etkenlerle ekonomik faktörler kullanımda belirleyicidir.” şeklinde konuştu.

Türkiye’de hem yatarak hem de ayakta tedavi edilen hastalarda antibiyotik kullanımının acilen yasal düzenlemelerle kontrol altına alınması gerektiğini dile getiren Köksal, gereksiz kullanımın azaltılması için şu tavsiyelerde bulundu:

“Toplumun bilinçlendirilmesi, hekimlerin eğitimi, kampanyalar gibi yöntemlerle kullanımın azaltılması gereklidir. Ayrıca el yıkama, gıda hijyeni, hasta insanlardan uzak durma ve aşılanma gibi önlemlere daha fazla uyularak enfeksiyonların yayılımı azaltılmalıdır. Antibiyotikler sadece reçeteyle kullanılabilmelidir. Reçetesiz alım yasaklanmalıdır. Reçetede önerilen doz ve süreye tam uyum gösterilmelidir. Tedavi erken bırakılmamalıdır. Hastalar arasında ‘Bana iyi geldi, sana da iyi gelir’ düşüncesiyle antibiyotik paylaşımı yapılmamalıdır. Öte yandan, sağlık çalışanları tarafından da alınması gereken tedbirler var. El yıkamaya uyum, çevre temizliği ve alet dezenfeksiyonu eksiksiz uygulanmalıdır. Güncel erişkin aşılama kılavuzlarına göre aşılama yapılmalıdır. Bakteriyel enfeksiyondan şüphelenildiğinde, uygun örneklerden kültürler yapılmalı ve tanı doğrulanmalıdır. Antibiyotikler sadece gerçekten ihtiyaç olduğunda reçetelenmelidir. Doğru antibiyotik, doğru dozda ve sürede verilmelidir. Yatan hastalarda uygun enfeksiyonlarda mümkün olan en kısa sürede damar yolundan verilen tedaviden ağız yoluyla alınan tedaviye geçilmelidir.”

Köksal, politika uygulayıcıların da bu konuda acil tedbirler alması gerektiğini belirterek, “Bu anlamda ülkesel acil eylem planı uygulanmalıdır. Antibiyotik dirençli enfeksiyonların izlemi yapılmalıdır. Enfeksiyon kontrol önlemlerine uyum teşvik edilmelidir. Doğru antibiyotik kullanımı için uygulamalar ve yaptırımlar geliştirilmelidir. Mevcut direnç durumu hakkında geri bildirim yapılmalıdır. Yeni ilaç, aşı ve tanı yöntemleri geliştirilmesi teşvik edilmelidir.” ifadelerini kullandı.

Bronşitte antibiyotik kullanımı

Soğuk algınlığının neden olduğu hastalıklarda ilaç kullanımının önemine dikkat çeken uzmanlar, bronşit tedavisinde, virüsleri öldürmediği için antibiyotik kullanılmayacağını söylüyor
Soğuk algınlığının sebep olduğu akut bronşit ve grip, zaman zaman birbirine karıştırılabiliyor. Her ikisinin tedavisinde de antibiyotiğe yer yok. Hastalığınızın bronşit mi, yoksa zatürre mi olduğunu öğrenmeden, kendi kendinize antibiyotik kullanmaya başlamamalısınız. Çünkü bronşitin tedavisinde, virüsleri öldürmediği için antibiyotik kullanılmaz ama zatürrenin tedavisinde antibiyotik kullanılır. Yeni Yüzyıl Üniversitesi Gaziosmanpaşa Hastanesi Göğüs Hastalıkları Bölümünden Doç. Dr. Gülcihan Zehra Özkan, bronşit ve zatürre ile ilgili sorularımızı yanıtladı… Okumaya devam et “Bronşitte antibiyotik kullanımı”

Aranan Kelimeler:

Antibiyotik direncine katran çözümü

Anadolu topraklarında asırlardır antibakteriyel, antifungal ve yara iyileştirme özelliği dolayısı ile kullanılan katran bir Akdeniz Projesi’ne dönüşüyor. Türkiye, Fransa ve Fas’tan üç üniversitenin yürüteceği “Geçmişte ve Günümüzde Akdeniz’de Tıbbi Ağaç” isimli projede Üsküdar Üniversitesi de önemli bir görev üstlenecek. Prof.Dr. Muhsin Konuk, “Bu proje, antibiyotik direncinin pik yaptığı ve yeni ilaçların olmadığı bir süreçte, kapanmayan yaraların tedavisi ile antibiyotik direnci yüksek mikroorganizmaların ortadan kaldırılması açısından ‘geleneğe dönmenin’ bir yolunu açabilir” dedi. Okumaya devam et “Antibiyotik direncine katran çözümü”

Aranan Kelimeler:

Dr. Özkan Uysal, Gelişigüzel antibiyotik kullanmak öldürebilir

Gelişigüzel kullanılan antibiyotikler fayda sağlamadıkları gibi, pek çok ciddi sağlık problemlerine de neden olabiliyor. Örneğin; böbrek veya karaciğer yetmezliğine ya da obeziteye yol açması gibi!

Türkiye, kişi başına düşen antibiyotik miktarı açısından Avrupa’da ilk sırada yer alıyor. Ülkemizde toplam ilaç harcamalarının yüzde 35’ini antibiyotikler oluşturuyor. Bunun nedenleri arasında ise geçmişte toplumun kontrolsüz antibiyotik kullanımının zararları yönünden yeterinde biliçlendirilmemesi ve ilaca kolayca ulaşılabilmesi yer alıyor. Antibiyotikler, bakterilerin neden olduğu enfeksiyonların tedavisinde kullanılan ve oldukça başarılı sonuçlar alınan bir ilaç grubu. Ancak hekimin önerisi doğrultusunda ve uygun görülen doz ile sürede kullanıldıkları takdirde. Aksi halde tedavide etkisiz kalmalarının yanı sıra pek çok ciddi sağlık sorunlarına davetiye çıkartabiliyor. Acıbadem International Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Özkan Uysal, gelişigüzel antibiyotik kullanmanın neden olduğu 6 ciddi sağlık sorununu anlattı. Okumaya devam et “Dr. Özkan Uysal, Gelişigüzel antibiyotik kullanmak öldürebilir”

Antibiyotik her derde deva mı

Geçen haftalarda Uzay çok fena hasta oldu. Kulak ağrısı ve düşmeyen ateşle soluğu doktorumuzda aldığımızda bir antibiyotik şurup reçete etti. Şurubu düzenli kullanmamıza rağmen ateşi 3 gün boyunca düşmedi ve Uzay’ın bünyesinin bu antibiyotiğe karşı direnci olduğunu anlayarak daha ağır bir antibiyotik olan iğne tedavisine başladık. İğneden sonra yavaş yavaş iyileşti ama bende bir merak kaldı: Antibiyotik ne zaman kullanılmalı; antibiyotik direnci nasıl oluşur, nedir? İşte bu soruların cevaplarını aramak üzere Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği (KLİMİK) Antibiyotik Direnci Çalışma Grubu’na başvurdum. Sorularımın hepsini bu grubun üyesi olan doktorlar yanıtladı… Konu öyle geniş, cevaplar öyle kapsamlı ki önümüzdeki birkaç gün sizi bu konuyla meşgul edeceğim.
Antibiyotikler hangi hastalıkların tedavisinde kullanılır? Hangilerinde işe yaramaz? Okumaya devam et “Antibiyotik her derde deva mı”

Antibiyotikler bizde işe yaramıyor

Dünya çapındaki antibiyotik araştırmasında zirveye çıktık. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), şimdiye dek antibiyotiklerle ilgili en geniş çalışmayı yaptı.
İNSANLIK ARTIK ANTİBİYOTİK SONRASI DÖNEME GEÇİŞ YAPTI

114 ülkenin verileri baz alınarak yapılan incelemede antibiyotiklere karşı bakterilerin direncinin artmasının AIDS’ten bile tehlikeli “büyük bir küresel tehdit” oluşturduğu uyarısında bulundu. WHO’ya göre bu artış dünyanın her bölgesinde sürüyor ve insanlık artık “antibiyotik sonrası döneme” geçiş yaptı.
YENİ ANTİBİYOTİK GELİŞTİRİLMESİ GEREKTİĞİ UYARISI

Yani basit hastalıklardan ölümler antibiyotik direnci nedeniyle giderek artacak. Acilen önlem alınmamasının yıkıcı sonuçları olacağını vurgulayan örgüt, yeni antibiyotikler geliştirilmesi gerektiği uyarısında bulunuyor. İlaç şirketleri ise çok fazla karlı olmadığı gerekçesiyle yeni antibiyotiklerin araştırmasına yeterli kaynak ayırmıyor ve bu nedenle son yıllarda piyasaya yeni ve kapsamlı bir antibiyotik çıkmadı.
7 FARKLI BAKTERİ İNCELENDİ

WHO’nun son raporu için zatürre, ishal ve kan yoluyla bulaşan enfeksiyonlar gibi en sık görülen hastalıklara yol açan yedi farklı bakteriyi inceledi. Yapılan araştırmalarda bazı ülkelerde hastalıkların yarısından fazlasının tedavisinde kullanılan iki temel antibiyotiğin artık işe yaramadığı belirlendi. Araştırmaya konu olan 114 ülke içinde Türkiye, bakterilerin antibiyotik direncinin en yüksek olduğu ülkeler arasında hemen hemen tüm bakteri türlerinde ilk 3’te yer aldı. Basit soğuk algınlığı için bile reçetesiz antibiyotik kullanımının çok yüksek olduğu ülkemizde çıkan bu sonuç, alarm zilleri çalmasına sebep olacak.
TÜRKİYE İÇİN VAHİM SONUÇLAR

– Türkiye’de bağırsak hastalıklarına sebep olan ve koli basili olarak da bilinen ‘Escherichia coli’ bakterisinin etken maddesi cephalosporin olan antibiyotiklere karşı direnç oranı yüzde 43.3. Türkiye dünyada bu alanda Makedonya’dan sonra ikinci. Aynı bakterinin etken maddesi fluoroquinolone olan antibiyotiklere direnç oranı yüzde 46.3. Türkiye bu alanda dünya birincisi.

– Akciğerlerde rahatsızlığa sebep olan Klebsiella pneumoniae bakterisinin Türkiye’de etken maddesi cephalosporin olan antibiyotik ilaçlara direnç oranı yüzde 52.4. Türkiye bu alanda Sırbistan, Makedonya, Litvanya gibi ülkelerle en üst sıralarda yer alıyor.

– Hastane bakterisi (MRSA) olarak da bilinen staphylococcus aureus’un Methilicillin antibiyotiklerine direnç oranı yüzde 31.5. Bu Avrupa ülkelerine göre yüksek bir oran.

– Türkiye’de zatürre, menenjit, kulak iltihabı ve sinüzite en çok sebep olan bakteri olarak nitelendirilen Streptococcus Pneumoniae’nin tedavisinde uzun süredir penicilin içeren ilaçlar kullanılamıyor. Çünkü WHO’nun raporuna göre bu bakterinin Türkiye’de penicilin direnci yüzde 44.8.

Prof. Dr. Korhan Taviloğlu ,endosonografi nedir

Prof. Dr. Korhan Taviloğlu sizler için kaleme aldı

Endoskopik ultrasonografi (endosonografi) ne demektir?

Endoskopi sindirim sistemini incelemeye yarayan esnek (fleksibıl) bir alet olup, ultrasonografi ise yüksek frekanslı ses dalgaları ile karaciğer, safra kesesi, pankreas, rahim ve yumurtalıklar vb. organlardan görüntüler elde etmeyi sağlayan bir cihazdır. Endoskopik ultrasonografi (EUS) veya endosonografi endoskopi ile ultrasonografiyi tek bir alette birleştiren ve hem sindirim sisteminin içini gösteren ve hem de etrafındaki dokuları incelemeye olanak sağlayan gayet gelişmiş bir araştırma tekniğidir.

Endoskopik ultrasonografi’nin (endosonografi) standart ultrasonografiden farkı nedir?

Endoskopik ultrasonografi (EUS) veya endosonografi endoskopi ile yapıldığından organların iç kısmına girilir ve böylelikle görüntüler çok daha yakından ve detaylı bir şekilde alınır, buna karşın standart ultrasonografi ise deri üzerinden (transkutanöz) yapıldığından çok daha uzaktan ve daha az detay verebilen görüntüler almaktadır.

Klasik anoskopi, kolonoskopi, rektoskopi, sigmoidoskopi, gastroskopi ve ERCP gibi endoskopi tetkikleri ile sadece sindirim sisteminin iç yüzeyi görüntülenebilirken, bu tetkikler organların duvarından kaynaklanan tümörlerde fikir vermemektedir. Endoskopik ultrasonografinin (EUS) başlıca üstünlüğü derinlik duyusunu verdiğinden yemek borusu kanseri, mide kanseri, rektum kanseri ve makat kanseri gibi durumlarda hem kanserin derine doğru yayılımı ve hem de etraftaki lenf bezi, damar ve organlardaki tutulumu hakkında fikir vermekte ve bu bölgelerden biyopsi alma olanağı tanımaktadır. Hedenbro ve ark. çalışmasında klasik endoskopi teknikleri ile sindirim sisteminde mide ve bağırsak gibi organların duvarlarında yer alan tümörlerin tanı olasılığının % 0.3 olduğunu belirtmişlerdir.

Endoskopik ultrasonografi (EUS) veya endosonografi, damarların içindeki kan akımını göstermekte standart ultrasonografi’ye göre daha üstündür.

Endoskopik ultrasonografi (EUS) veya endosonografi, lenf düğümlerinden biyopsi örneği almakta standart ultrasonografi’ye göre daha üstündür.

Endoskopik ultrasonografi (endosonografi) işlemi öncesinde ne gibi bir hazırlık gerekir?

Endoskopik ultrasonografi (EUS) veya endosonografi işlemi öncesinde; allerji (özellikle iyot allerjisi), kronik akciğer hastalığı, kalp hastalığı, şeker hastalığı (diyabet) gibi rahatsızlıklarınızı doktorunuza bildiriniz.

Sizden endoskopik ultrasonografi (EUS) veya endosonografi işlemi sırasında bir kitle veya sıvı belirlenmesi durumunda iğne ile biyopsi veya örnek alınabileceğinden kanama sorunu doğabilir. Bu nedenle, Kumadin gibi kan sulandırıcı ilaç veya aspirin, Motrin, ibuprofen vb. antiromatizmal veya ağrı kesici yada pıhtılaşmayı bozan ilaçları kullanıyorsanız bunları doktorunuzun denetiminde işlemden 5-7 gün önce kesmeniz gerekecektir. Bu durumu endoskopi işlemini gerçekleştirecek olan doktorunuzla paylaşmanızda yarar vardır.

Endoskopik ultrasonografi (EUS) veya endosonografi işlemi üst sindirim sistemi için yapılacaksa midenin boş olması gerekeceğinden, işlemden önce en az 6 saatlik bir açlık sağlanmalıdır.

Endoskopik ultrasonografi (endosonografi) işlemi nasıl gerçekleştirilir?

İşlem öncesinde doktor veya hemşireniz işlem için size risklerinin açıklandığına dair bir onam formunu imzalamanızı isteyecektir.

Endoskopik ultrasonografi (EUS) veya endosonografi işlemi öncesinde damar yolu ile sakinleştirici ilaçlar (sedasyon işlemi) yapılacağından aynı gün araç kullanmamanız ve aktif işinize dönmemenizde yarar vardır. Bu işlem için nadiren sakinleştirici ilaçlar (sedasyon) yerine anestezi verilebilir.

Bu işlem rektum veya kalın bağırsak için yapılacaksa size makat yolu ile lavman veya müshil ilacı verilecektir.

Vücudunuza, işlem sırasında tansiyon, nabız ve kan oksijen düzeyini takip edebilmek için elektrot adı verilen bazı yuvarlak yapışkanlar konulabilir.

Doktorunuz işlem sırasında bir televizyon ekranından (monitör) sindirim sisteminizin içinin görüntülerini izler ve diğer bir ekrandan (monitör) ise ultrasonografi görüntülerini takip eder. İşlem iğne biyopsisi yapılıp yapılmamasına göre 30 ile 90 dakika arasında sürer.

İşlemden sonra bir saat civarında yatarak dinlenmeniz istenecektir. İşlemden sonra size önerilen süre içinde hafif ve sulu yemekler yemenizde yarar vardır.

Geçici olarak işlem sırasında görüntünün rahat sağlanabilmesi için sindirim sistemi içine verilen havaya bağlı olarak, işlem sonrasında gaz, sıkışma hissi ve geğirme sorununuz olabilir.

İşlem sonrasında herhangi bir sorun yaşanmadı ise evinize gönderilirsiniz, şayet işlemde bazı zorluklar yaşandı ise geceyi ilgili sağlık kuruluşunda geçirmeniz önerilebilir.

İşleme bağlı olarak boğazınızda bir iki gün boyunca, biraz yanma ve batma olabilir, tuzlu su ile gargara yapmanız fayda sağlayacaktır.

İşlemin ertesinde şiddetli bulantı, kusma, titreme ve ateş gibi sorunlarınız olursa doktorunuz ile irtibata geçmenizde yarar vardır.

Endoskopik ultrasonografi (endosonografi) işleminin riskleri nelerdir?

Endoskopik ultrasonografi (EUS) veya endosonografi işlemi genelde deneyimli ellerde emniyetli bir girişimdir.

İşlem sırasında iğne biyopsisi veya aspirasyon (sıvı çekme) yapılmaz ise komplikasyon 2,000 işlemde bir tanesinde görülür. Bu oran standart endoskopi girişimlerinden farklı değildir.

İşlem sonrasında hastalarda deri döküntüleri, bulantı ve kusma gibi sorunlara rastlanabilir.

Endoskopik ultrasonografi (EUS) veya endosonografi işlemi sonrasında başlıca çekinilecek komplikasyon, özellikle iğne ile doku örneği alınması veya apse boşaltılması gibi işlemlere bağlı enfeksiyon ve bağırsak delinmesidir (duodenum veya rektum perforasyonu). Bu komplikasyonun oranı ise yine ender olup, % 0.5-1.0 arasındadır. Sıklıkla, bu tür komplikasyonlardan korunma amacı ile antibiyotik verilebilir.

Endoskopik ultrasonografi (EUS) veya endosonografi işlemi pankreas için uygulanırsa, işleme bağlı pankreatit gelişebilir. Pankreatit gelişmesi halinde hastanede yatış ve serum verilmesi gerekecektir.

Aranan Kelimeler:

Uz.Dr.Aydın Duygu, AMİNO ASİT ANALİZİ

Güzellikten obeziteye, depresyondan kronik yorgunluğa amino asit tedavileri gelişmiş ülkelerde hızla yaygınlaşmaya başladı. Yaygınlaşmasının en önemli sebebi amino asit analizinin olası bir çok hastalığı (insülin direnci, diyabet, kalp damar sağlığı, nörolojik ve psikiyatrik sorunlar ile bazı kanser türleri) önceden belirleyebilmesi ve amino asit takviyesiyle riskleri önleyebilmesi ve kişiye özgü olmasıdır. Bu hem ucuz, hem doğal bir tedavi yöntemidir.

Sindirim sistemimiz hayvansal ve bitkisel proteinleri amino asitlere parçalar. Bağırsaklardan emilen amino asitlerin tamamı vücudun ihtiyaç duyduğu proteinleri oluşturmak için kullanılır. Her gün zorunlu olarak yiyeceklerimizde bulunması gereken amino asitler: Valin, lösin, izolösin, treonin, metiyonin, lizin, fenilalanin, triptofan ve çocuklar için histidin ve arginindir. Bunların dışındaki amino asitleri vücut kendisi üretebilir.
Bir tek esansiyel amino asidin eksikliği dahi diğer amino asitlerin fonksiyonlarını kisitlar ve protein yapımını bozar.
Vücudumuzda tüm metabolik süreçlerde amino asitler rol alır.
Amino asitler proteinlerin, proteinler kas, bağ dokusu, deri, saç tırnak, nörotransmitterler, tüm enzimler ve hormonların oluşumundan sorumludur.
Amino asitlerin belirli bir oran ve dengede bulunması vücudumuzdaki tüm sistemlerin düzgün çalışması, dokuların onarımı ve ruh sağlığımız için temel gerekliliktir.
Vücudun tüm fonksiyonlarında ve yapılarında amino asitler rol oynadığı için amino asitlerin kanda ve diğer dokulardaki miktarını ölçmek ve değerlendirmek sağlığımız hakkında detaylı bilgiler verir .
Birçok fiziksel ve ruhsal hastalıkta amino asitlerin seviyelerinde belirgin değişimler tespit edilmektedir.
Eksikliği tespit edilen amino asitlerin kişiye uygun ölçülerde verilmesi bir çok hastalıkta tedaviye ek fayda sağlar ve kişinin sağlığını korur.
AMİNO ASİT ANALİZİ:
Amino asit analizi gelişmiş laboratuvar yöntemleriyle (HPLC Tandem MS) kandan değerlendirir . Herkesin amino asit profili parmak izi gibi kendisine özel olup kısa süre içerisinde büyük değişimler göstermez. Bu nedenle test mevcut amino asit profilinizi ve ihtiyacınızı çok iyi yansıtır.
Vitamin ve mineraller amino asitlerin düzgün çalışabilmesi için gereklidir. Yani amino asit analizi ayni zamanda hangi vitamin ve mineralleri alacağınızı da belirler.

AMİNO ASİTLER NEDEN EKSİLİR ?
Yaşlanma
Kronik stres
Depresyon
İlaç kullanımı (Antiasit, antibiyotik, kemoterapi ilaçları)
Düşük proteinli diyetler
Tek tip beslenme (vejeteryan, vegan)
Endüstriyel ürünlerin fazla tüketilmesi
Sindirim sistemi bozuklukları
Emilim bozukluğu
Aşırı atılım
Vitamin, mineral dengesizliği
Travma, yanık, ameliyat, kronik hastalık

AMİNO ASİT TEDAVİSİ:
Amino asitleri harf, proteinleri kelime olarak düşünebilirsiniz. Bir tek amino asit eksik olduğunda dahi protein yapımında yetersizlikler oluşur ve ilerleyen dönemde hastalıklara neden olur.
KLİNİĞİMİZDE AMİNO ASİT TEDAVİSİ VE UYGULAMA ALANLARI
Reverse-ageing amaçlı:
Kırışıklık tedavisi
Cilt sarkmaları
Saç dökülmesi
Zayıf ve kırılgan tırnak
Bağışıklık sistemini güçlendirme
Klinik durumlar
Obezite ve kilo kontrolü
Tip II diyabet
İnsülin direnci
Sporcu sağlığı ve performansı
Okul çağı fiziksel ve zihinsel gelişim ve stres yönetimi
Kronik yorgunluk
Stresle baş edebilme
Kronik ağrı
Depresyon
Anksiyete
Panik atak
Alkol ve madde bağımlılığı
Dikkat eksikliği hiperaktivite
Uykusuzluk
Erektil disfonksiyon (Penisin sertleşme problemi)
Fibromyalji
Migren baş ağrıları
Huzursuz bacak sendromu
Trikotillomani (Saç çekme hastalığı)
Alzheimer
Demans
Parkinson
İnflamatuar Bağırsak hastalıkları (Crohn, Ülseratif kolit)
Ameliyat sonrası hızlı iyileşme için
Yatalak hastalar
Kanser tedavisi gören hastalarda kas kaybını önlemek için
Bariatrik cerrahi (obezite cerrahisi) sonrası idame
Referanslar:
1.Plasma amino acid analysis for diagnosis and amino acid-based metabolic networks: Current Opinion in Clinical Nutrition and Metabolic Care 2009, 12:49–53
2.Plasma Free Amino Acid Profiling of Five Types of Cancer Patients and Its Application for Early Detection: PLoS One. 2011;6(9)
Uz.Dr.Aydın Duygu

Aranan Kelimeler:

Türkiye yi yatağa düşüren grip raporu

Türkiye’de 1 milyon kişinin hastalığa yakalanmasına ve 500 bin kişinin hastanelere akın etmesine neden olan H3N2 virüsü hızla yayılıyor. Sağlık Bakanlığı haftalık virüs numuneleri incelemelerine devam ediyor. Son olarak geçen haftanın numunelerini 17 ilden isteyen Bakanlık, 180 aile hekiminin 346 vatandaştan aldığı numuneleri inceledi. Virüs hakkında 17 Ocak tarihli son raporunu hazırlayan bakanlık, ilk hafta görülme sıklığı yüzde 36, ikinci hafta yüzde 49 olan hastalığın geçen hafta yüzde 58’e yükseldiğini tespit etti. H3N2 grip virüsünün diğer grip virüsü tiplerine göre bu sezon çok daha fazla görüldüğü bildirildi. Virüsün Avrupa ülkeleri ve Türkiye’yi etkisi altına aldığına da dikkat çekildi.

ALTI AYDAN KÜÇÜK BEBEKLERE DİKKAT
Hastalığı ağır seyredenlerin grip aşısı yaptırmalarını öneren Bakanlık raporunda şu ifadelere yer verildi:
“Bazı kişiler bir hekim tarafından muayene edilmeden önce grip aşısı ile aşılanmamalıdırlar. Bunlar yumurta alerjisi olanlar, geçmişte grip aşısı uygulanmasıyla ciddi alerjik reaksiyon geçirmiş olanlar ve altı aydan küçük bebeklerdir. Ayrıca grip geçirdiğinizde belirtileriniz ağırlaşırsa bir hekime başvurun ve tavsiyelerine göre gerekli ilaçları kullanın. Antibiyotikler gribi tedavi etmezler bu nedenle hekim tavsiyesi dışında antibiyotik kullanmayın.”

Op. Dr. Murat Koç, Ani ortaya çıkan işitme kaybı

Op. Dr. Murat Koç, “Tek ya da iki taraflı olan ve aniden ortaya çıkabilen işitme kayıpları, hastaların önemli bir bölümünde saatler hatta dakikalar içinde kendini gösterebilmektedir.

Hastada işitme kaybı ile birlikte; yüz felci, baş dönmesi, bulantı ve kusma, dengesizlik, kulakta uğultu gibi şikayetler de bulunabilmektedir. Hastayı birden bire işitme kaybına götüren sürecin en önemli nedenlerinden biri de enfeksiyonlardır. Soğuk algınlığına bağlı olarak ortaya çıkan üst solunum yolu enfeksiyonları ve bilinçsiz kullanılan antibiyotikler ani işitme kayıplarını tetiklemektedir” diyerek şu bilgileri verdi:

72 SAAT İÇİNDE MÜDAHALE EDİLMELİ

Hastanın tek kulağında işitme eksikliği hissetmesi ve buna eşlik eden çınlama şikayeti oluşması, vakit kaybetmeden doktora başvurmasını gerektirir. Çünkü ani işitme kayıplarına 72 saat içerisinde müdahale edilmesi ve alınan ilaç tedavisi ile sorunun ortadan kalkma olasılığı %90 oranındadır. Ancak 72 saatten sonra müdahale edilen hastalarda bu oran % 5’e kadar düşmektedir. Bu nedenle işitme kaybına maruz kalan hastaların zaman kaybetmeden 3 gün içinde bir kulak burun boğaz uzmanına başvurması gerekmektedir. Müdahale edilmeyen hastalarda işitme kaybı kalıcı oluşabilir.

İŞİTME KAYBININ NEDENİ ARAŞTIRILMALI

“Ani işitme kayıplarında hasta klinik ortamda yatırılarak; sigara ve alkol gibi iç kulağın beslenmesi için engelleyici unsurlardan uzaklaştırılması sağlanmaktadır. Ender de olsa iç kulağın beyinle birleştiği yerde kendisini gösterebilecek bir tümör varlığına karşı hastaya tahliller uygulanmakta, bu sorunun ortaya çıkışının altında yatan neden araştırılmaktadır. Hastanın diyabet açısından da değerlendirilmesi çok önemlidir. Çünkü şeker hastalarında işitme kaybı, sağlıklı kişilere göre 4 kat daha fazladır. Bazen gizli şeker hastalığı işitme kaybı ile kendini göstermektedir.

TEDAVİ HASTANIN YAŞINA VE BAŞVURU SÜRESİNE GÖRE DEĞİŞİR

Tedavide öncelikle kortizondan yararlanılmaktadır. Kortizon tedavisinin yanı sıra hastaya ek ürünler ve kan sulandırıcı ilaçlarla özel bir formül uygulanmaktadır. İşitme kayıplarının tedavisi hastanın yaşı ve başvurduğu süreyle göre de şekillenmektedir. Damardan 10 günlük ilaç protokolü uygulamasının yanı sıra hasta ileri yaşta ise basınç tedavisi de eklenmektedir. Ani işitme kaybında cerrahi yönteme de başvurulmaktadır. Sorunun büyük ölçüde damarsal kaynaklı olduğu durumlarda, bozulmuş iç kulak kan akımının düzeltilmesi de iyi sonuçlar alınmasını sağlar.

GÜRÜLTÜLÜ ORTAMDAN UZAK DURULMALIDIR

Günlük hayatta alınacak bir takım önlemlerle ani işitme kaybı önlenebilmektedir. Ancak öncelikle kişinin işitme duyusunu etkileyecek sistemik bir hastalığı varsa kontrol altına alınmalıdır. Yüksek ses ve sesin aniden yükselebildiği ortamlardan uzak durmak da işitme kayıplarına karşı koruyucu bir önlemdir. Gürültülü ortamlarda çalışmaya maruz kalanların ise kulak tıkacı kullanması gerekir.

Op. Dr. Mustafa Üzeyir ,Bu salgın grip nasıl tedavi edilecek, H3N2

Son olarak H3N2 virüsü olarak gündeme gelen grip acaba yeni bir salgına sebep olacak mı, neden hastalık hayvan değil de virüs ismiyle anılıyor, bu gripten doğal yollarla korunmak mümkün mü? Fitoterapi uzmanlarının önerdikleri Afrika Sardunyası’nın gripten korunmadaki rolü nedir?

Op. Dr. Mustafa Üzeyir
KBB Uzmanı

Grip virüs kaynaklı bir hastalıktır ve influenza adı verilen bu virüs kendi içinde A, B, C olarak üç sınıfa ayrılır. Hayvan ve insanda ayrı ayrı bulunan virüsler birleşip kendi içlerinde değişikliğe uğradığında ortaya çıkan enfeksiyon hayvanın ismine göre adlandırılır. Kuş gribi, at gribi, domuz gribi… Normalde A grubu influenza insan ve hayvan kaynaklı olup, B ve C virüsü sadece insanlarda nadir görülen tiplerdir. Bu yılki grip virüsü H3N2 ismiyle anılıyor. Şu an için salgın olasılığından söz etmek mümkün değil. Ancak basite alıp önemsememek de olmaz.

*Grip ne zaman öldürücü olur?

Grip bulaşıcı bir hastalıktır. Öldürücü olabilmesi için ataklarının ve insanlar arasındaki salgınının artması gerekir. Normalde bu tip rahatsızlıklar basit hastalık gibi görüldüğü için basit ilaçlarla baskılanır. Özellikle şeker, kronik akciğer- böbrek yetmezliği olan kişilerde, yaşlılarda, küçük çocuklarda, hamilelerde ölümcül durumlara dönüşebilir.

*Grip nasıl yayılır?

Grip virüsü genellikle damlacık dediğimiz aksırık, öksürme ve konuşma gibi durumlar sonrasında etrafa yayılır ve havada asılı kalır. Özellikle 30 cm ile 2 metrelik bir alanda bulaşıcıdır. Hasta kişinin kullandığı havlu, çatal, kaşık gibi cisimlerin ortak kullanımı da yayılımı artırır. Özellikle vücut direnci düşük, beslenmesi bozuk, kronik rahatsızlıkları olan kişilerde bulaşma ve enfeksiyonun -yani virüsün -yayılımı hızlı olabilir. Hastalık virüs vücuda girdikten 1-4 gün sonra belirti verir. Bulaşıcılık belirti vermeden bir gün önce başlar, 5-7 gün sürer. Çocuklarda 7 günden fazla sürebilir.

*Grip hangi dönemlerde tehlikeli olur?

Grip ekim-nisan aylarında hastalığa neden olur. Ocak- şubat aylarında salgın olasılığı yükselen gripten 1918’de 20 milyona yakın kişi hayatını kaybetti. Ölümcül olan bir hastalığa basit denilemez. Grip vakalarının çoğu ciddi değildir ve tedaviye yanıt verir. Fakat yaşlılarda, uzun süre devam hastalıklara sahip olanlarda bağışıklık sistemi zayıf olduğu için grip ciddi komplikasyonlara neden olabilir. Özellikle çocuklarda sinüzit, orta kulak iltihabı ve zatüreye neden olur.

*Soğuk algınlığı ve grip arasındaki fark nedir?

Soğuk algınlığı virüslerinin 200’e yakın çeşidi vardır. Grip virüsü influenzada belirtiler daha ağır seyreder. Öksürük, eklem ağrıları, halsizlik, yüksek ateş gibi tablolarla kendini gösterir. Antibiyotiğe karşı direnç oluştuğunda tedavi süreci zorlaşacağı için doktor önermediği sürece antibiyotik kesinlikle kullanılmamalıdır.

*Doğal destek ne zaman gerekir?

Son dönemlerde Almanya ve Fransa’da bilimsel olarak yapılan bitkisel araştırmalar bitkisel tedavilerin gücünü ortaya koymaktadır. Aslında tüm ilaçlar bitki kökenlidir. Soğuk algınlığı ve grip üzerinde yapılan bitkisel, yani fitoterapi araştırmaları Afrika Sardunyası kökü ekstresinin bağışıklık sistemini içinde bulunan antiviral, antibakteriyel ve ekspektöral etkilerden dolayı güçlendirdiğini ortaya koymuştur. Enfeksiyonun başlangıç döneminde kullanılmaya başlandığında özellikle baş ağrısı, burun akıntısı, öksürük gibi şikayetleri baskılayıp süreci kısalttığı bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır. Dededen nineden kalma ıhlamur, adaçayı gibi bitkisel tedavilerle de sıvı alımının artırılması gerekir. Dokular kurudukça ağız ve buruna mikroplar daha kolay yapışabilir.

Aranan Kelimeler:

Doktor Resul Özbek, Hapşırırken buna dikkat

Uzman Doktor Resul Özbek, öksürürken ya da aksırırken ağzın elle kapatılmaması gerektiğini belirtti.
Özbek, “Hapşırma ya da öksürme öncesi kağıt mendil kullanın ve hemen atın. Yanınızda mendil yoksa başınızı insanlardan uzak bir tarafa çevirerek havaya hapşırın” dedi.


Resul Özbek, grip gibi benzeri hastalıklardan korunmanın yollarını anlattı. Kış aylarında üst solunum enfeksiyonları olan grip ve nezle gibi hastalıkların görülmeye başladığını ifade eden Bursa Halk Sağlığı Müdürü Uzm. Dr. Resul Özbek, “Toplu taşıma araçları, alışveriş merkezleri, kalabalık iş yerlerinde birçok insanla temas oluyor. Bu temas sonrasında mikrop alabiliyoruz. Normalde bu tür hastalıklar aksırmak, öksürmek ve solunum yoluyla 1 buçuk metre kadar alana yayılırlar. Direk bu havayı soluyanlar ve damlacıkların temas ettiği yerlerden herhangi bir şey yiyip içenler bu virüsleri alabilirler” dedi.
Giyim konusunda tedbirli olunması gerektiğini belirten Özbek, “Kış mevsimine göre giyinmekte fayda var. Aşırıya kaçıp çok terlemek ne kadar yanlış olacaksa, vücudu soğuktan korumayacak şekilde giyinmekte o kadar yanlış olur. Daha çok kalabalık ortamlar otobüsler kalabalık alışveriş ortamları hastalanmak için uygun alanlar. İş yerleri de mikropların bulaşmasına vesile oluyor. Özellikle soğuk havaların devam ettiği içinde bulunduğumuz Aralık ve Ocak ayı üst solunum yolu hastalıkları yoğun yaşanır. Boğaz ağrısı hafif ateşle belirir. Kalabalık ortamlarda insanlarla iç içe olmak hastalıkların tekrarlamasına neden olur. Her seferinde başka bir virüs alındığı için hastalık nükseder. En iyi korunma yolu solunum yolu ile bulaştığı için tedbir alınabilir. Hasta olana bir buçuk metreden fazla yaklaşmamak lazım. Hasta olan kişiler çevreyi korumalıdır. Öksürürken ağzımızı yüzümüzü tam kapatmak tedbir olur” diye konuştu.
Hastalanma belirtisi görüldüğünde antibiyotik uygulanmaya başlandığını söyleyen Özbek, hastalık belirtilerinin kendini göstermesiyle mutlaka aile hekimine başvurulmasını istedi.
“MENDİL YOKSA HAVAYA HAPŞIRIN”
Özbek, nezle ya da grip konusunda tavsiyelerde de bulundu. Kış mevsiminde nezle ya da gribe yakalanmamak için ellerin sık sık yıkanmasında fayda olduğunu belirten Özbek, şöyle devam etti:
“Çoğu grip ve nezle virüsü dokunmayla geçer. Gripli olan birinin telefon, klavye veya mutfak eşyalarına dokunması grip virüsünün yayılması için yeterlidir. Bu mikroplar saatlerce, hatta bazı durumlarda haftalarca, başkası bu eşyalara dokununcaya kadar bu tür zeminlerde yaşayabilirler. Bu yüzden ellerinizi sıkça yıkayın. Öksürürken ya da aksırırken elinizle ağzınızı kapatmayın. Çünkü elinize yapışan virüsler ya da mikroplar kolay temizlenmez ve bu şekilde mikrop farklı kişilere bulaşabilir. Hapşırma ya da öksürme öncesi kağıt mendil kullanın ve hemen atın. Yanınızda mendil yoksa başınızı insanlardan uzak bir tarafa çevirerek havaya hapşırın.”
“BOL SU İÇİN”
Üst solunum yolu hastalıklarından korunmak için bol sıvı içilmesini tavsiye eden Özbek, “Çok su içmek vücudunuzdaki virüslerin temizlenmesini sağlar. Günde 8 bardak su için önerisine uymuyorsanız yeterince su içmeye özen göstermelisiniz. İdrarınızın rengi açık sarı görünüyorsa yeterince su alıyorsunuz demektir, koyu sarıysa daha çok su içmelisiniz. Temiz hava alın. Hava almak önemlidir. Soğuk havalarda merkezi ısıtma sistemiyle ısınan ortamlardan dışarı çıktığınızda vücudunuz grip ve mikroplara karşı daha korunmasız olur. Soğuk havada içeride kalan insanlar, kuru ve aynı havayı sürekli soludukları için virüslere maruz kalırlar” ifadelerini kullandı. Özbek, mevsimine uygun meyve ve sebze yenmesinin metabolizmayı güçlendirdiğini de sözlerine ekledi. (İHA)